27 Eylül 2010 Pazartesi

zencefil yağı

Zencefil yağı

Zencefil yağı, sindirim sorunu yaşayanlar için çözüm sağlıyor. Soğuk algınlığı için çok etkili. Zihnin canlanmasını ve hafızanın güçlenmesini de sağlıyor. Saça parlaklık veriyor. Masaj yağı olarak kullanılıyor.

Ahmet Maranki tarafından kolesterol düşüren bitkiler arasında sayılan zencefil, soğuk algınlığı için de faydalı olarak biliniyor. Soğuk algınlığında çabuk iyileşmeyi sağlar. Zayıflama konusunda da kullanılmaktadır. Zencefilin kendisi gibi, zencefil yağı da oldukça faydalı bir bitki yağıdır ve çok çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır.

ZENCEFİL YAĞI NEDİR?

Zencefil yağı, zencefil bitkisini kök gövdesinden damıtılarak elde edilir. Zencefil, günümüzde Hindistan ve Malezya ile diğer bazı tropikal bölgelerde yetiştirilmektedir. Ülkemizin iklimi uygun olmadığından Türkiye’de zencefil yetişmez.

Zencefil yağı içeriği: Zencefil yağı, nişasta, rezin ve uçucu yağlar içermektedir.

ZENCEFİL YAĞININ FAYDALARI NELERDİR?

Buhar yoluyla kullanılırsa: Zencefil yağı soğuk algınlığı tedavisi için kullanıyor. Buhar yoluyla kullanıldığında oldukça fayda sağlayan zencefil yağı, soğuk algınlığı, nezle, bulantı, halsizlik durumlarında etkili olabiliyor.

Masaj yağı olarak kullanılırsa: Zencefil yağı, masaj yağı olarak da kullanılabiliyor. Masaj yağlarında veya banyoda kullanıldığında romatizma, eklem ve adele ağrılarında, kan dolaşımının zayıf olduğu bölgelerde, faydalı olduğundan kullanılması tavsiye ediliyor.

Aromaterapide;  kan dolaşımını hızlandırmak, öksürüğü gidermek, kasların gevşemesini sağlamak için kullanılır.

Dahilen, içildiği zaman: Dahilen yatıştırıcı ve gaz söktürücü özellikleri vardır. Beden ve zihin gücünü artırır. Kusmayı ve ishali önler. Isıtıcı, uyarıcı ve antiseptik etkileri vardır. Karaciğer yetmezliği için faydalı olduğu söylenir. Felçli hastalarda kullanılabilir. Karın ağrılarını giderdiği, romatizmayı tedavi ettiği ve saça parlaklık verdiği bilinen faydaları arasındadır.

Zencefil Yağı Nasıl Kullanılır?
Zencefil yağının kullanımı haricen ve dahilen olabilir. Dahilen; 1 fincan suya 2-3 damla damlatılarak günde 2 defa kullanılır. Haricen ise ; cilde masaj yapılarak kullanılır.

Zencefil Yağı Yan etkileri
Hassas ciltli olanların zencefil yağını kullanmamaları gerekir. Zencefil yağı, normalde zehirsizdir ve cildi tahriş etme özelliği yoktur. Ancak hassas ciltlerde, tahrişe sebep olabilir. Işığa karşı duyarlıdır.

göğüs büyütücü şifalı bitkiler

Göğüsleri büyüten şifalı bitkiler
Aşağıda belirtilen bitkilerin içerisinde bulunan özler ve arı poleniyle, göğüs büyümesini sağlayan hormonların tetiklenmesine yardımcı olur. Her kadının isteği dolgun ve dik göğüslere sahip olmaktır. Dolgun, dik ve dikkat çekici göğüslere siz de sahip olabilirsiniz. Bunun için yapmanız gereken ve aşağıda belirtilen şifalı bitkileri kullanmaktır.

Keçiboynuzu: Ana içerik maddesi olan keçi boynuzu meyvesi, deri altı yağ tabakasını genişletici özelliğe sahiptir. Bu özelliğiyle de kadınlarda özellikle göğüs ve basen bölgesinde oluşan yağ birikmelerine eklenerek göğüs çapını genişletir. Bir çok solunum problemine karşı, cinsel performansı arttırıcı olarak ve kemik erimesini azaltma özellikleri ile neredeyse her sıkıntıya çare olan mucizevi keçiboynuzu meyvesinin içeriğinde A,B ve E vitaminleriyle potasyum ve kalsiyum bulunmaktadır.

Tarçın: Kan şekerini dengeleyici ve karaciğerin şeker ayrıştırmasını tetikleyen özellikleri, östrojen hormonunun yükselmesini sağlar. Östrojen de bilindiği gibi kadınlık hormunudur. Süt bezlerinin genişlemesine yardımcı olur. Ayrıca kan şekerini bastırdığından, pozitif hissetmenizi sağlar.

Arı poleni: 22 çeşit amino asit, C vitamini, B-kompleks ve folik asit, doymamış yağ asitleri, enzimler ve karotinle, günümüze kadar hemen hemen hepsi keşfedilmiş olan ana anti oksidanları içerir. Ayrıca çinko, manganez, bakır, kalsiyum, magnezyum, potasyum gibi sağlığa faydası ispatlanmış olan tüm mineralleri de barındıran “altın toz”, tetiklediği progesteron hormonu sayesinde göğüs içi bezlerini genişleterek, göğüs büyümesine yardımcı olur.

Karanfil: Antiseptik özelliği yıllardan beri kullanılan karanfil, vücudun direncini artırarak iştah açar. Göğüs bir yağ bezesi oluşumu olduğundan, gerekli ve doğru besinleri yağ bezesine enjekte etmek gereklidir. Keçiboynuzuyla beraber deri altı yaş tabakasının genişlemesine yardımcı olur.

Kebabiye: Solunum sistemi antiseptiğidir. Hindistan ve Güney Amerika`da yetişen bir ağacın meyveleridir. Ses kısıklığını gideçirir. Mideyi uyarır, hazmı kolaylaştırır, iştah açar. Mesane ağzı daralması sonucu idrar azalmasında çok fayda verir,bol idrar söktürür. Tüm iç organlara kuvvetli şekilde etkiyen kebabiye, kandaki yağ oranını dengeler ve cilt altı yağ birikintilerini düzenlemeye yardımcı olur. Karaciğeri güçlendirirerek progesteron ve östrojen salgılayan bu organın çalışmasını hızlandırarak hormon tetikleyici özelliği vardır.

14 Eylül 2010 Salı

Ömer Coşkun zayıflama kilo alma önerileri

Ömer Coşkun zayıflama kilo alma önerileri

Ömer coşkun, zayıflamak ve kilo almak isteyenler için, çok fayda sağlayan bitkisel önerilerde bulundu. Zayıflamayı ve kilo almayaı sağlayan mucize bitki çörekotu, kullanım şekilleri ile zayıflamak isteyenlere, kilo verdiriyor. Kilo almak isteyenleri ise, şişmanlatıyor. İkballe şifalı yemekler programına konuk olarak katılan Ömer Coşkun’un önerileri

ÖMER COŞKUN ZAYIFLAMA; 1 tatlı kaşığı Çörekotu, yemeklerden 30 dakika önce yenir. Zayıflamak için çok faydalıdır.

ÇÖREKOTU İLE KİLO ALMA; 1 tatlı kaşığı öğütülmüş çörekotu, 1 tatlı kaşığı bal ile karıştırılarak, yemeklerden sonra yenir.

4 Eylül 2010 Cumartesi

safra kesesi iltihabı gastrit geğirmek karaciğer hastalıkları

safra kesesi

Karaciğerden salgılanan safranın toplandığı, karacigerin alt kısmında bulunan torba şeklinde bir organdır.Kesenin görevi, safrayı depolayıp, yoğunlaştırmak, ve gerekli aralıklarla oniki parmak barsağına (duodenuma) safra salgılamaktır.

safra kesesi iltihabı

safra kesesi taşlarının neden olduğu bir çeşit iltihaplanmadır. Tıp dilinde kolesistit denir. İki çeşidi vardır. – Müzmin safra kesesi iltihabı safra kesesi büzülür, gereği gibi çalışamaz hale gelir. Hastanın karnında, özellikle yemeklerden sonra gaz ve gerginlik vardır. Ayrıca; sağ taraftan başlayıp, kaburgaların altına kadar yayılan geçici bir ağrı ve sarılık nöbetleri de görülür. Tıp dilinde kronik kolestit denir. Bu hastalık genellikle 40 yaşını geçmiş şişman kadınlarda görülür. – Akut safra kesesi İltihabıBilhassa, safra yollarına yerleşmiş taşın neden olduğu bir hastalıktır. Tıp dilinde akut kolestit denir. Hastada karnın sağ üst kısmına gelen ani, şiddetli ve çabuk gelişen, sırta, hatta sağ omuzun ucuna kadar yayılan ağrı vardır. Ateş artar, kusma ve bulantı görülür. Her iki çeşit safra kesesi iltihabında da; vakit kaybetmeden doktora başvurmak gerekir. Ameliyat gerekebilir.

gastrit

Midenin iç yüzündeki zarın iltihaplanması sonucu ortaya çıkan bir hastalıktır. Mide iltihabı veya mide nezlesi de denir. Hazırlayıcı nedenler : Ağır yemekler, fazla kuru veya sert yiyecekler, hamur işleri, tatlılar, acı ve baharatlı yiyecekler, alkol, fazla miktarda çay, kahve veya sigara içmek, yemek saatlerinin düzensiz olması, çabuk çabuk ve çiğnemeden yemek, fazla ilaç kullanmak, ateşli hastalıklar, karaciğer veya safra kesesi hastalıkları, kalp hastalıkları veya romatizmadır. Tedaviye başlamadan önce hastalığın nedenini tespit etmek gerekir. Belirtileri : Mide ağrısı, bulantı veya kusma, baş ağrısı, iştahsızlık, aniden çıkan ateş, baş dönmesi, dilde beyaz pas, yorgunluk görülür. Midenin üzerine bastırlınca da ağrı hissedilir. Bu belirtiler özellikle ilk bahar ve son bahar aylarında artar. Tedavisi : Perhiz ve istirahat şarttır. Hastalığı doğuran nedenler ortadan kaldırılır. Hafif yiyecekler yenir. Aspirin gibi ilçlar kullanılmaz. Yemekler, yavaş yavaş ve çok çiğnenerek yenir.

geğirmek

Çoğunlukla sinirli kimselerde görülür. Bunlar yemeklerde haddinden fazla hava yutarlar. Ayrıca geğirme mide veya safra kesesi hastalıklarının bir belirtisi olabilir. Bu nedenle esas nedeni tespit etmek gerekir.

iştahsızlık

Soğuk algınlığı, mide rahatsızlıkları, bağırsak hastalıkları, karaciğer hastalıkları, safra kesesi hastalıkları, böbrek veya kalp hastalıkları,
kadınlarda aybaşı halleri, isteri, yorgunluk, can sıkıntısı, iştahsızlık gibi
nedenlerden kaynaklanabilir. Tedaviye yemekleri belirli saatlerde yemeye
alışmakla başlanabilir. Üzücü ve sıkıcı olaylardan uzak durmaya çalışılır.
Nedeni bulmak için doktora başvurulur.

kanser

Kanser; anormal vücut hücrelerinin başıboş kontrolsüz bir şekide üremeleri ile meydana gelen bir çeşit hastalıktır. Başka bir deyişle vücutta meydana gelen kötü tümörlere kanser denir. Kanser hücreleri, ya etraftaki dokuları istila ederek ya da ak veya kırmızı kan damarları ile vücudun diğer taraflarına yayılır. Buna metastaz (yavrulama) denir. Kanserin esas nedenini bilinmemekle beraber, hava kirliliği, ve sigaranın kansere zemin hazırlayıcı oldukları ileri sürülmektedir. Kanserden korkmayınız, geç kalmaktan korkunuz! Bu nedenle aşağıdaki belirtilerin
biri görüldüğü zaman doktora başvurunuz. – Makat veya rahimden gelen anormal kanama veya akıntılar – Göğüslerde veya vücudun herhangi bir yerinde görülen ve ele gelen şişlik veya sertlikler – İyileşmeyen yaralar – Ses kısıklığı veya belirli bir sebebi olmayan öksürük – Yutma güçlüğü ve hazım bozuklukları – Ben ve siğillerde görülen değişmeler. Bu işaretlerin herhangi biri iki haftadan fazla devam ederse mutlaka doktora başvurmak gerekir. Kanserin görüldüğü yerler aşağıda gösterildiği şekilde tespit edilmiştir. – Beyin ve omurilikte %1 - Ciltte %10 – Tenasül yollarında, erkeklerde %10, kadınlarda % 6 – Memelerde %14 - Sindirim sisteminde %25 – Solunum yollarında, erkeklerde %2, kadınlarda %3 -
Karaciğer ve safra kesesinde %3 – Diğer organlarda %8 Bu bilgilerin ışığı altında, akciğer, deri, dil, dudak, gırtlak, mide, incebağırsak, kalınbağırsak, mesane, meme, ve prostat daha fazla görüldüğü
söylenebilir. Kanser tedavisinde uygulanan makro biyotik gıda rejiminin çok etkili olduğu, bu rejimi uygulayan hastaların iyileştikleri ve sağlıklı
kimselerin de kanser olmadıkları ileri sürülmektedir. Makro-biyotik Gıda Rejimi: Bir günlük gıdanın, %60′ı buğday, arpa, mısır, darı, esmer pirinç veya çavdar unundan yapılmış gıdalardan seçilir. %23-25′i hayvan gübresiyle gübrelenmiş bahçelerden toplanmış taze ve olgun meyvelerden, patates, patlıcan, ıspanak, veya domatesten seçilir. %5-10′u tahıl veya sebze çorbalarından seçilir. -15′I deniz ürünleri arasından veya soya fasulyesi, taze fasulye, kırmızı pancar veya şalgamdan seçilir. Haftada bir kere beyaz etli balık yenebilir. Ancak her hafta pişirme şeklini değiştirmek gerekir. Haftada iki kere de fazla
şekeri olmayan meyveler yenebilir. Çay içilebilir. Aşağıdaki yiyecek ve
içecekler de yasaktır. Beyaz unla yapılmış ekmek, pasta gibi şeyler, beyaz pirinç, tavuk, peynir, yumurta, konserveler, dondurulmuş yiyecekler, şeker, üzüm, şekerli meyve suları, olgunlaşmış meyve ve sebzeler, kuru fasulye, ve kuru bezelye, mercimek, mantar, pekmez, bulama, çikolata, kakao, gazoz dahil bütün meşrubatlar, ve alkollü içecekler, turşu, sirke, hardal, sofra tuzu, bayat yiyecekler, sığır eti. Yukarıda anlatılan gıda rejimi hiç aksatılmadan uygulanmalıdır.

karaciğer hastalıkları

Karaciğer, diyaframın hemen altında, sağ tarafta, yaklaşık olarak 2 kilogram ağırlığında koyu kırmızı renkte yumuşak bir organdır. Yaşamak için gerekli olan bir çok kimyasal olay burada meydana gelir. Karaciğerin görevi : – Günde yaklaşık olarak 4 su bardağı (1 litre) safra salgılar. – Yağ, protein ve şeker metabolizmasını düzenler. – Vücudun ısısını
ayarlar. – Vücudun ihtiyacı olan su ve vitaminleri yapar. – Yağ, protein, şeker ve kan yapımı için gerekli olan maddeleri depolar. Kan miktarını ayarlar. - Hormonların görevleri üzerinde etkili olur. Karaciğer yukarıda belirtilen görevlerinden herhangi birini yapamaz hale gelecek olursa, çeşitli hastalıklar ortaya çıkar. Bunların en önemlileri, karaciğer yetersizliği, karaciğer iltihaplanması, karaciğer sirozu, safra kesesi iltihabı ve safra kesesi taşıdır. Karaciğer Hastalıklarının Ortak Belirtileri
: Hasta, sağ böğründe ağrı hisseder. Bağırsaklarında fazla miktarda gaz vardır. Karnı şişer, anüsten çıkan gaz pis kokar. Cilt rengi ve bazen de göz akı sararır. Yüzünde ve ellerinde çil gibi lekeler görülür. Hazımsızlıktan şikayet eder. Sabahları dilinde pas ve ağzında acılık hisseder. Nefesi de kokar. Sabah saatlerinde ensede ağrı hisseder. Çarpıntı, iştahsızlık vardır. İdrarın rengi sabahları sarı ve koyu, daha sonraki saatlerde ise, duru ve açıktır. Sık sık idrara gider. Baldır kasları ağrır. El ve ayaklarında şişlik görülür. Geceleri uyumak istemez. Görme ve işitme duyguları da zayıflar.

karın ağrısı

Karın boşluğunda bulunan mide, bağırsaklar, karaciğer, safra kesesi,
pankreas, dalak, böbrekler, idrar torbası ve kadınlarda yumurtalık veya rahimde görülen herhangi bir rahatsızlık, karnın çeşitli yerlerinde ağrılara yol açar. Bu nedenle karın ağrılarının nedenleri pek çoktur. Karın ağrıları, hastalığın yerine ve özelliğine göre ya aniden ya da yavaş yavaş başlar. Ağrı ile birlikte bulantı, kusma, ishal, ve ateş de görülebilir. Kısa sürede geçmeyen karın ağrılarında, mutlaka bir doktora başvurmak gerekir. Doktora danışmadan ilaç, müshil almak çok tehlikeli sonuçlar doğurabilir.

onikiparmak bağırsağı ülseri

İncebağırsağın 25 santimetre kadar olan ilk bölümüne onikiparmak
bağırsağı denir. C harfi görünümündedir. Onikiparmak bağırsağında meydana gelen ülsere tıp dilinde duodenum ülseri denir. Tedavi eidlmeyen gastrit, fazla asit, sinir bozukluğu, düzensiz hayat, gürültü, fazla miktarda sigara, çay, kahve ve alkol kullanmak, safra kesesi veya karaciğer yetersizliği, kalp hastalıkları, hormon dengesizliği, dengeli bir şekilde beslenememe, çok sıcak veya çok soğuk yiyecekler, haddinden fazla et, hamur işleri veya baharatlı yiyecekler ve bazı ilaçlar; onikiparmak bağırsağında ülserin meydana gelmesine yardımcı olur. Hasta, mide ekşimesi ve ağzına ekşi su gelmesinden şikayet eder.
Ayrıca dili paslı, rengi solgundur, baş dönmesi ve fazla terleme de görülür. Midesinin üstüne basılınca, ağrı hisseder. Yemeklerden sonra da göğse doğru yayılan bir ağrı belirir. Bu belirtiler, ilk bahar ve sonbahar aylarında daha da artar. Tedavi için yapılacak ilk iş, hastalığı doğuran nedenleri ortadan kaldırmak, yemekleri az, fakat sık sık yemek, istirahat etmek ve üzüntüden uzak yaşamaya gayret etmektir.

safra taşları

safra koyulaşması sonucu meydana gelen taşlara halk arasında safra taşı, tıp dilinde ise kolelitiasis denir. Yapılarında kolestrin bulunur. Bazı safra taşları, rahatsızlık vermez. Bazıları da safra kanalını tıkar. Çok şiddetli, batıcı bir ağrı, bulantı ve kusma yapar. Hasta yerinde duramaz olur. Bu olayların hepsine birden safra kesesi krizi denir. Düşmeyen veya alınmayan safra taşları, safra kesesinin iltihaplanmasına da neden olur. safra taşlarının neden olduğu rahatsızlıkları gidermek için doktor müdahalesi gerekir.

şişmanlık

Şişmanlık, alınan kalori miktarının yakılan kaloriden daha fazla
olması sonucu ortaya çıkan bir metabolizma bozukluğudur. Tıp dilinde obesite denir. İstatistiklere göre şişmanların daha çabuk yaşlandıkları, şeker hastalığı, damar sertliği, kalp hastalıkları, karaciğer ve safrakesesi hastalıkları, tansiyon yüksekliği, akciğer hastalıkları, romatizmal hastalıkların tehdidi altında bulundukları belirtilmektedir. Bu nedenle şişmanlıktan kurtulmak için diyet ve beden hareketleri yapmak gerekir.

Safra kesesi için Şifalı Bitkiler

Şifalı Bitkiler > Bitkiler, Bitki Çayları, Meyveler, Sebzeler, Baharatlar

katırtırnağı

İdrar ve balgam söktürür. Hazmı kolaylaştırır. Böbrek ve safrakesesi
taşlarının düşürülmesine yardım eder. Mesane hastalıklarını tedavi eder.
Romatizmada faydalıdır. Kabızlığı giderir. Kalp hastalıklarında kullanılır.

lahana

Kansere karşı etkili olduğu bilinen sebzelerin başında gelir. Bol miktarda B, C ve E vitamini, potasyum içerir. Özellikle meme ve rahim kanserine karşı etkilidir. Vücutta biriken zehirli maddelerin atılmasını sağlar. Kandaki şeker miktarını düşürür. Sarılık ve safra kesesi hastalıkları için iyidir. Astıma faydalıdır. Bağırsak kanserine karşı etkili. Lahana kanser hücrelerinin üremesini engelleyen kimyasal bir madde (isotiocyanates) içeriyor. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, haftada bir gün lahana yiyenlerin bağırsak kanseri olma riskleri üçte iki oranında azalıyor.

şeftali Çiçekleri

kabızlığı giderir ve barsak solucanlarını düşürür. Meyvesi hazmı
kolaylaştırır.İdrar yollarını temizler. Bol miktarda idrar söktürür. Basur
memelerinden doğan şikayetleri giderir. safra kesesi ve böbrekler
için faydalıdır.

Aranan kelimeler: Safra kesesi, Safra kesesi
Hastalığı, Safra kesesi Tedavisi, Safra kesesi Hastalıkları, Safra kesesi için Şifalı Bitkiler ve Genel Cerrahi

horlama ve uyku apnesi tedavisi

horlama ve uyku apnesi tedavisi

Bazı insanlar neden horlar?

Horlama, üst hava yollarının kısmen tıkanması sonucu çıkan sestir. Alt hava yolları (Larinks, trakea, bronşlar) kıkırdak doku ile çevrelendiklerinden daima açık kalır, nefes alıp verme ile kapanmaz. Halbuki üst hava yollarında (burundan başlayıp, ağızdan larinkse kadar olan kısım) kıkırdak dokusu yoktur. Üst hava yollarının açık kalmasını sağlayan güç, ağız ve boğazdaki kasların kasılmasıdır.

Yalnız nefes alırken oluşan negatif basınç ile bu açıklık kapanmaya meyillidir. Uyku sırasında hem yatış pozisyonundan hem de kasların uyanıkkenki hale göre daha gevşek olasından dolayı üst havayolları kısmen tıkanabilir. Nefes alırken hava kısmen tıkanmış hava yolları titreşir, horlama sırasındaki sese sebep olur. Horlama, havanın kısmen tıkalı hava yollarından geçerken oluştuğu sestir.

Horlamak tehlikeli midir?

Horlama sırasında çevreye verilen rahatsızlığı saymazsak, horlamak tehlikeli midir, sağlığa zararlı mıdır? Bununla ilgili yapılan araştırmalar net bir sonuca varabilmiş değil. Yalnız basit horlamanın çok önemli olmadığını söyleyebilirz. Eğer horlama, kan oksijen seviyesinin düşmesine sebep olacak kadar ileri boyutlara varırsa, ki buna uyku apnesi deniyor, o zaman farklı rahatsızlıklara yol açan tehlikeli boyutlara ulaşabilir.

Uyku apnesi nedir?

Uyku apnesi, uyku sırasında oluşan solunum duraklamalarıdır. Yalnız bu hastalıkta sadece solunum durması değil, azalması (hipopne) de neden olabilir.

Uyku apnesi iki nedenle olabilir; santral ve obstrüktif.

- Santral(merkezi) nedenlle oluştuğunda solunum çabası yoktur.Yani beyin solunum kaslarını uyarmaz. Bu durum daha çok ilaç zehirlenmelerinde ve beyin hasarlarında olur ve uyku apnesinde tek başına bir neden olması çok nadirdir.

- Obstrüktif (engelleyici) apnede ise soluk alma sırasında üst hava yollarında olan fiziksel bir engel vardır. Uyku apnesinin daha sık bir nedenidir. Bu durumda beyin vücuda nefes alması için emir verir, diyafram ve diğer solunum kasları bu emre cevap verir ama üst solunum yollarında bunu engelleyen bir bariyer vardır. Ağzın içinde sadece dil yoktur. Küçük dil, yumuşak damağın merkezinden aşağı doğru sarkan bir et parçası (uvula) vardır.
- Bütün bu organların yerinde ve doğru olarak çalışmasını sağlayan, dilin ve küçük dilin tabanına yerleşmiş olan yumuşak damağın kasları gevşer ve sarkarak hava yolunu tıkar.
- Bu durum, nefes almayı zorlaştırır ve solunumun gürültülü hale gelmesine sebep olur.
- Solunum periyodik olarak durduğu zaman, bu hali dışarıdan dinleyen birisi horlamanın belirli aralıklarla kesildiğini duyar. Bu sırada kan oksijen seviyesi düşer, karbondioksit seviyesi artar. Kandaki bu değişimler beyindeki merkezleri uyararak uyanmayıı sağlar.
- Uyku kesilince kişinin boyun kasları uyanıkken olduğu gibi normal kasılma gösterir. Hava yolu açılır ve hasta tekrar uykuya geçer. Bütün bunlar çok kısa sürelerde yaşanır. Öyle ki, bu uyanmaları hasta sabahleyin hatırlamaz bile Bu nefes kesilme süresi bazen on saniye bazen de bir-iki dakika kadar olabilir. Bu soluksuz duraklamalar gece boyunda tekrarlanır. Sabaha dek elli yüz kez tekrar edenler bile vardır.

Uyku apnesini hazırlayıcı faktörler

Bu rahatsızlık özellikle metropollerde çok yaygınlaşmıştır. Bu rahatsızlıkta kişinin fizyolojik yapısının önemi olmakla birlikte, vücuttaki bağışıklık sisteminin bozulması, mide ilaçları, sinir ilaçları, ağrı kesiciler, antibiyotikler, anksiyeteler yani iç daralması iç burulması, kimyasal maddeler, hazır gıdalarda bulunan koruyucu maddeler vs de uyku apnesini hazırlayıcı faktörlerdir.

Örneğin fazla kilolu olanlarda olduğu söylenir. Oysa aynı şekilde köylerde ve kırsal alanlarda fazla kilolu olanlarda aynı rahatsızlığa rastlanmaz. Çünkü beslenme tabiidir, çevre kirliliği yoktur.

Çevre kirliliği, hava kirliliği deyip geçmemek lazım. Bütün bunlar burunda mukoza kalınlaşması meydana getiriyor. Farkında olmadan bir zaman sonra daralma oluyor. Hava akımı devamlı dengeli gelmediği için mekanik bir durum meydana geliyor. Kemikler eğriliyor. Yani oradaki fizyolojik mekanizma etkileniyor.

Vücuttaki diğer fiziki rahatsızlıklar vücudun dengesini bozmakta, beyne oksijen akışını aksatmaktadır.

Bu deveran normal olmadığı zaman, vücut hücresinin mesaj alış verişi normalde saniyede otuzbine yakın iken yirmi bine belki on bine düşüyor. O zaman ilgili yerlere gerektiğinde yeteri kadar mesaj iletilemiyor.

Bu aksama solunum sisteminde gerçekleşiyorsa, adına solunum sisteminde rahatsızlık diyoruz, başka bölgede etki ederse o bölgede rahatsızlık diyoruz.

İdeal solunum ve solunumu engelleyici faktörler

Burundan nefes almak, solunum için çok önemlidir. Hava burundan geçerken vücut ısısına göre ısınır, süzülür, toksik maddelerden arınır. Gerektiği kadar nemli olur.

Uyku apnesi rahatsızlığı olan birçok hastanın burnu tıkalı olduğu için ağızdan nefes alırlar.

O zaman ağızda kuruma başlar. Bu olaya vücut tepki gösterir ve küçük dil ve bademcikler daha da fazla büyür. Tabii burada dilin yapısı da önemli.

Dilin anatomik durumu pozisyonu, öne arkaya durumu çok önemlidir.

Toksik maddeler solunum kaslarının belirli şekilde belirli esneklikte kasılmasını engeller. Hava soluk borusundan rahatça geçemez. Bu yavaşlama bütün sistemi etkileyecek kadar önemlidir.

Solunumda yavaşlama veya duraksama olduğu zaman, beyne gerektiği kadar oksijen gitmez. Bu ise beyinde tahribat riskini oluşturur.

Yine alerjik ya da gizli alerjik bünyelerde reaksiyon sebebiyle küçük dil on santim kadar uzayabilir. Hatta öyle ki, nefes yolunu tamamıyla kapatabilir

Uyku apnesinin belirtileri nelerdir?

Gürültülü horlama Apne nöbetleri sırasında horlamanın duraklaması, geçici sessizlik dönemkleri Uykuda aşırı terleme Sabah dinlenmeden kalkma, gün içinde yorgunluk hali, uyuklama Sabah baş ağrıları, ağız kuruluğu Kişilik değişiklikleri, konsantrasyon eksikliği Cinsel isteksizlik, yetersizlik Uyku apnesi çocuklarda da görülebilir. Horlama, horlamayı takiben derin iç çekmler görülebilir. Genelde boyun gergin, baş yukarı doğru yatar ve ağız açık kalır. Gece kabuslar görebilir. Daha önceden tuvalet eğitimini almış bir çocuk altını ıslatmaya başlayabilir. Sabah zor uyanır, ve gün içinde uykulu olur. İlginç olarak bazı çocuklarda ise uyku apnesi hiperaktiviteye ve davranış değişikliklerine neden olabilir. Uyku apnesi olan çocuklar gün içinde genelde ağızdan solur.

Uyku apnesinin nedenleri nelerdir?

Uyku dinlenme anıdır. Nasıl hareket etmezken çalışan otomobil rölanti halindeyse, insan vücudu da uykuda tıpkı bu halde olduğu gibi rölantiye geçer. Uykuda iken, solunumda kullanılan kaslarımız da dahil, vücuttaki bütün kaslar uyanık haldekinden daha fazla gevşer. Bu gevşeme kimilerinde çok daha fazla olur. Öyle ki solunum tehlikeye girer. Soluk borusu kapanmaya yüz tutar.

Bir kısım insanda ise kaslar, uykuda normal bir dereceye kadar gevşer, fakat boyun pasajı normalden daha dar olduğu için uykuda kapanma yine gerçekleşir.Bazı vakalarda da problem beynin uyku da solunumu kontrol eden kısmındadır. Beyin, solunumu kontrol eden kaslara gerekli emirleri göndermeyi unutuyor gibi gözükür.

Bu durum niye böyle oluyor denildiğinde, somut belirtileri temel alan geleneksel tıp, kesin bir belirtisi yoktur der. Ancak bu durumu etkileyen birçok faktör vardır. Kişinin çocukluğundan itibaren yaşadığı her hal bünyenin geleceğini etkilemektedir.

Örneğin,

Bünyede olan gizli alerji,
Karaciğerdeki enzim salgılanma bozukluğu,
Kulaklardaki arızalar,
Kalın bağırsağın durumu, kabızlık, şişkinlik, gaz gibi şikayetler,
Burun kemiklerinde deviasyon yani eğrilik,
Burunda polip olması,
Fazla kilolu olmak,
Küçük dilin normalden uzun olması, çenenin dar ve küçük olması
Solunum yollarında yaşanan birtakım problemler,
Aşırı stres, ve yorgunluk
Sigara, alkol, anti-depresan türü sakinleştirici ilaç kullanımı,
Ses tellerinde farklı sebeplerden dolayı oluşan ödem,
Toksik maddeler,
Çevre kirliliği, egzos dumanları vs.

Boyun rahatsızlıkları sebebiyle beyne giden oksijen azlığı, gibi bir çok faktör daha vardır.
Bir hatırlatma

Uyku apnesi şikayeti olanlara bazen, derinlemesine bir araştırma yapmadan deniliyor ki:

-Burunda deviasyon, yani kemik eğriliği var
-Burunda polip var
-Genizde et var
-Küçük dilin uzamışlığı var
-Ne yapacağız?
-Minik bir operasyonla (ameliyatla) hiçbir şey kalmayacak.

Hasta bu öneriyi kabul ediyor ve operasyon gerçekleşiyor. Sonuç?

Belirgin anatomik sebeplerden dolayı uyku apnesi sorunu olanlar büyük oranda rahatlıyor. Ama bazı hastalarda daha karışık bir tablo oluyor ve ameliyatla hiçbir şey değişmiyor. Yahut bir müddet rahatlama olsa da, çok geçmeden aynı rahatsızlık tekrar ortaya çıkıyor?

Eğer minik ameliyatlarla bu konuda gerçekten % 100 başarı elde edilebilseydi, sağlıkta gelişmiş Amerika gibi İngiltere gibi birçok ülkede, bu tür sorunlar tamamen ortadan kalkmış olurdu.

Oysa dünyanın her yerinde uyku apnesi henüz kesin çözümü olmayan rahatsızlıklar arasındadır.

Neden?

Çünkü anatomik yapısal bozukluk haricinde bu tür vakalar bazen sonuçtur.

Sebebini ortadan kaldırmadan sonuca nasıl çözüm bulunabilir ki?

Kişiden kişiye fark vardır…
Klinik tecrübelerimizde yüzlerce vakada şunu gördük;

Kişinin burnunda et olabilir, kemik eğriliği yani deviasyon olabilir, küçük dil daha uzun olabilir. Ama kişinin diğer organları iyi olabilir. Sağlığı yerinde olabilir. Örneğin kişi,

Sigara içmez, alkol kullanmaz.
Sindirim sistemi iyi çalışıyor ve kabızlık çekmiyordur.
Karaciğeri düzenli çalışıyordur.
Akşamları yemeklerini hafif yer.
Kendini fazla yormaz.
Tabi gıdalarla ekolojik beslenme sağlar
Bu kişide uyku apnesi rahatsızlığı gözükmez.

Bunun aksine, örneğin kişide;

Burunda kemik eğriliği yoktur. Damakta polip yoktur. Genizde et yoktur ama uyku apnesinden şikayetçidir. Çünkü bu kişide boyun fıtığı, kabızlık,
hazımsızlık, kulakta uğultu, çınlama, yüksek tansiyon vs varsa hasta yine horlama, ve uyku apnesi söz konusu olabilir.

Maraş Akupunktur olarak biz, herhangi bir sebepten dolayı bize gelen hastayı tedaviye aldığımızda, hastamız ya da yakını bir zaman sonra şunu söylüyor:

-Doktor bey, eşimin horultusu azaldı, kesildi. Nefes alma esnasındaki
nefessizlik nöbetlerinde azalma oldu.

Uyku apnesine bağlı rahatsızlıklar

Yüksek tansiyon : Uyku apnesi olan hastaların çoğunda yüksek tansiyon da var. Uyku apnesi yüksek tansiyon için tek başına bağımsız bir risk faktörüdür.

İnsülin direnci : Bu hastalar diyabet geliştirmeye daha yatkındırlar. Felç ve kalp krizi oranları bu hastalarda daha yüksek

Pulmoner hipertansiyon : Bu hastalarda akciğer damarlarında da yüksek basınç olabilir.

Depresyon Nasıl teşhis edilir?

Hastaya tüm gece uyku tetkiki yapılır. Bu tetkik sayesinde;

Beyne ulaşan mesaj dalgalarının durumu,
Dil, damak, göğüs, diyafram, boyun ve çevre kaslarındaki gerilim oranı,
Gözün hareketlerindeki değişiklik, Uyanıkken yapılan solunuma göre uykudaki solunum hareketleri, Kandaki oksijen düzeyi,
Horlama derecesi ölçülerek toplam verilere göre hastaya teşhis konur.

Tedavi

Sigara, içki, çeşitli uyku hapları ve sakinleştiriciler, kasların gevşemesini artırır, hava yolunun daha da kapanmasına sebep olabilirler. Bunları bırakmak kimi zaman yeterli olabilir. Ayrıca fazla kilosu olanların kilo vermesi de etkili olacaktır.

Uyku apnesi olanlarda kullanılan standart tedavi CPAP’tır (continous positive airway pressure). Bir maskeyle hastaya devamlı olarak basınçlı hava verilir. Bu sayede havayolunun kapanmasını engeller. Etkin bir tedavi metodudur. Havayolunun devamını sağlayarak uyku sırasında kan oksijenini normal seviylerde tutar.

Cerrahi tedaviler

Tedavide ilk seçim değildir. CPAP’ın başarısız olduğu durumlarda kullanılabilir.

Ameliyatla üst hava yolunu tıkayan bariyerler alınabilir. Farklı tipleri vardır ve yapılacak ameliyat hastaya özgüdür.

Akupunktur ve uyku apnesi tedavisi Uyku apnesi tedavisinde de akupunktur, bilinen tedaviler arasında en etkili olanıdır.

Çünkü; bir kez daha belirtelim ki, akupunktur vücudu bir bütün olarak tedavi eder, yeniler

Vücuttaki bütün hücrelerde tamir bakım ve onarım faaliyetini başlatır.
Vücuttaki bağ dokularını kuvvetlendirir.
Vücuttaki kas dokularını kuvvetlendirir.
Kan alması gereken tüm dokuların kanlanmasına sebep olur,
Vücuttaki ağrıların giderilmesinde oldukça etkilidir.
Sindirim sistemini düzenler.
Şişkinlik, gaz, ekşime, kabızlık gibi birçok rahatsızlığı ortadan kaldırır.
Bağırsakların düzenli çalışmasını sağlar.
İmmün (bağışıklık) sistemini dengeler,
Uykusuzluk, sabah yorgunluğu, halsizlik gibi durumları ortadan kaldırır.
Strese karşı dayanıklılık kazandırır,
Bel ve boyundaki yapısal bozukluğu tedavi eder. Bu sayede beyne normal kan ve oksijen gitmesini sağlar.
Akciğerlerin daha iyi çalışmasını sağlar.
Kalp daha rahat çalışır, kanı daha iyi pompalar.
Damarların iç cidarlarındaki tahribatı ve pıhtılaşmayı azaltır.
Hastanın kolesterol seviyesini düşürür.
Vücudun enerji dağılım dengesini yerine getirir,
Ödem çözücü özelliğiyle damarlar ve sinirlere yapılan baskıyı önler.
Rahatlayan sinirler sebebiyle ağrı ve şikayet ortadan kalkmış olur.
Vücudu zindeleştirir, gençleştirir.

dogum kontrol hapı ne zaman kullanılmalı

dogum kontrol hapı ne zaman kullanılmalı

Acil kontrasepsion (postkoital) cinsel ilişkiden sonra oluşması istenmeyen hamileliğin önlenmesidir.Acil kontrasepsion (doğum kontrol) kulanım uygulamaları 1960′larda ilk kez yüsek doz östrojen, 1970′lerde östrojen ile progesteron ve 1976′larda postkoital (Rahim İçi Araç)RIA ilk kez kullanılmıştır.İnsanlar doğum kontrol konusunda bilinçli olmalarina rağmen cinsel ilişki sırasında kondom yırtılmaları korunmayı unutma gibi nedenlerle istenmeyen bir gebelik durumu ile karşı karşıya kalabilirler.Bunun yanısıra cinsel saldırıya (tecavüz) ugramış kadınların istenmeyen bir gebeliği önlemek istemeleri tartışmasız olarak her kadının hakkıdır.

Acil Kontrasepsion Gebelikte ve Düşük Yaptırıcı Olarak Kullanılırmı?

Acil Kontrasepsion korunmasısız ilişkiden sonra istenmeyen gebeliklerin,dölenmiş yumurtanın uterus duvarına yerleşmesinden önce
mudahale edilerek önlenmesidir ve gebelik oluştuktan sonra etkili değildir.Dölenmiş yumurtanın uterus duvarına yerleşmesinden sonra kullanılamaz ve düşük yaptırma etkisi yoktur.

Acil Kontrasepsion Hangi Durumlarda kullanılır?

Acil Kontrasepsion korunmasız cinsel ilşki sonrasında,kondom yırtılması ve kondomun hatalı kullanımında,kombine haplarda birinin alınması unutuldugunda ve cinsel bir saldırı (tecavüze uğramak) gibi istenmeyen olaylar sonrasında kullanılır.

Ne zaman Kullanılmalıdır?

Acil Kontrasepsion dölenmiş yumurtanın uterus duvarına yerleşmesinden önce mudahale edilerek gebeliğin önlenmesidir ve korunmasız ilişki veya korunmak için kullanılan yöntemlerde hata yapıldıktan sonraki yetmişiki saat içinde kullanılmalıdır.Acil Kontrasepsion cinsel yolla bulaşan hastalıklarda asla bir koruyucu degildir.Böyle bir durumda kesinlikle bir sağlık merkeziden danışmanlık alınmalıdır.Acil Kontrasepsion mudahalelerinden sonra adet kanamasının normalden farklı olduğu durumlarda;

1-Adet kanaması herzamankinden daha ağrılı olursa
2-Dört hafta içinde adet olunmamışsa
3-Adet kanaması herzamankinden az
olmuşsa gebelik riski vardır mutlaka bir saglık kuruluşuna gidilmelidir.

Acil Kontrasepsion Uygulamaları

Yüksek doz östrojen : Tablet şeklindedir.Yüsek doz östrojen kullaniminda raporlanmiş başarı oranı %99 olmakla birlikte mutlaka yetmişiki saat içerisinde kullanılmaya başlanmalıdır.

Progestrin hapları:Adet kanamasının normalin dişinda belirtiler gösterdiğinde ve adat döneminin geciktiği durmlarda kullanılan bir
yöntemdir.

Ertesi gün hapı: Dölenmiş yumurtanın uterus duvarına yerleşmesini önleyen bir yöntemdir.Doğru kullanıldığında raporlanmış başarı oranı %98′dir.Korunmasız ilşkiden yetmişiki saat içinde kullanılmaya başlanmalıdır.Ertesi gün hapları otuz miligram östrojen içerir va sağlık ocaklarında ücretsiz olarak dağıtılmaktadır.Hap alındıkatan sonraki bir saat içinde bir kusma olursa dozun tekrar uygulanması tavsiye edilmektedir.

sigarayı bırakmak isteyen kadınlara tavsiyeler

sigarayı bırakmak isteyen kadınlara tavsiyeler

Sigarayı bırakacak kadınlar bu önerileri mutlaka okuyun. Sigara içen kadınlar sigarayı bırakmak istiyorlarsa, öncelikle bayanlara özel konularda bilgi sahibi olmaları gerekir. Ayrıca sigara erkeklere göre kadınlara daha çok zararlar verdiği yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkmış bir gerçektir. Haydi hanımlar sigarasız günlere.

Kadınların fizyolojik yapısını belirleyen ana unsur menstrüal döngülerdir. İş sigarayı bırakmaya gelince, kadınlar açısından bazı günler diğerlerinden daha uygun olabilir.

Kadınlar, sigarayı bırakma işini regl periyodunun 15. gününden 28. gününe kadarki sürede yaparsa, başarılı olma şansları iki kat daha yüksek.

Yeni bir diyete başlamak, yeni bir erkek arkadaş bulmak ve iş görüşmesi için seçilecek tarih bile bu döngülere bakılarak seçilirse sonuçlar daha olumlu olacaktır.

Menstrüal döngü hormon seviyelerini bire bir etkiliyor. Hormon seviyeleriyse biyolojik yapı üzerinde çok büyük etkilere sahip. Minnesota Üniversitesi’nden araştırmacıların elde ettiği bulgulara göre regl döneminin ilk yarısında sigarayı bırakan kadınların yüzde 20’si bir daha sigaraya başlamazken, regl döneminin ikinci yarısında sigarayı bırakan kadınlarda bu oran yüzde 40’a çıkıyor.

Yani sigarayı bırakma işini, regl periyodunun 15.gününden 28.güne kadarki sürede yaparsanız, başarılı olma şansınız iki kat daha yüksek. Çünkü projesteron hormonu, nikotinin vücuttan temizlenmesine yardımcı oluyor ve bu dönemde sigarayı bırakmanın yan etkileri daha az hissediliyor.

Araştırma sonuçlarının ortaya çıkardığı bir diğer gerçek ise, östrojen seviyesi yüksek kadınların, ‘sigara içen başka insanlar gördüklerinde’ sigara içme konusunda daha yüksek bir arzu duydukları yolunda.

Jimnastik salonunda veya yoga kursunuzda en yüksek performansı göstereceğiniz zamanlar, periyodunuzun başlamasından hemen önceki zamanlar. Relaxin adı verilen hormon bu dönemde en yüksek seviyede oluyor ve kas esnekliğini artırıyor.

Aeorobik egzersizleri içinse 15-22. günler arası en yüksek randımanı vereceksiniz. Projesteron hormonunun yüksekliği nedeniyle fiziksel yük çekmek sizin için kolaylaşacağı gibi, bu dönemde yüzde 30 daha fazla yağ yakacaksınız.

Ağırlık çalışması yapıyorsanız periyodunuzun ilk yarısında yapın çünkü östrojen seviyeniz itibarıyla daha güçlü olacaksınız.

Aşk hayatınız söz konusu olduğunda hayatınızın erkeğiyle karşılaşmanız için en ideal zaman ovülasyon sırasındaki hafta. Bu dönemde erkeklere normalden daha çekici görünüyorsunuz.

Dikkat: Bu dönem aynı zamanda hamile kalma olasılığınızn en yüksek olduğu dönem.

Ancak şu notu da düşelim: St. Andrews Üniversitesi tarafından gerçekleştirilen araştırma sonuçlarına göre, kadın vücudunun ‘en çekici’ olduğu bu dönemde çekiciliği tetikleyen asıl unsur vücudun yaydığı doğal koku. Aşırı makyaj ve deodorant kullanımı bu etkiyi maskeleyebilir.

Dişçiye gitmek veya ağda yapmak için en kötü zaman hangisi mi? Döngünün tam ortası! Ovülasyon sırasında geniş miktarda östrojen hormonu salgılandığı için acıya dayanma eşiği daha yüksek oluyor. Ama döngünün tam ortasında acı eşiniğiz düşük, lütfen dikkatli olun.

Yeni bir iş görüşmesi yapmanız gerekiyorsa, periyodunuzun başlangıcından hemen önceki günlerden kaçınmanızı öneriyor uzmanlar. Çünkü o tarihlerde sinirli ve üzgün bir görüntünüz olacak. Yale Üniversitesi’nden Dr.Ann Rasmusson, kadınların strese en açık olduğu dönemin kanama başlangıcndan hemen önceki dönem olduğunu belirtiyor.

Güney Afrikalı bir araştıma ekbinin elde ettiği sonuçlara bakılacak olursa diyete başalama tarihinizi belirlerken de biyolojik saatinize göre davranmalısınız.

Periyodunuzun başlangıcında açlık hissetme katsayınız daha düşük olacağı için en uygun diyete başala zamanı budur. Östrojen seviyesi düştüğü için kadınlar periyodun başlangıcında yüzde 12 daha az yemek yiyorlar.

Ovülasyondan sonra iştahınız en yüksek seviyeye çıkıyor, çünkü hormonlarınız böyle istiyor: Eğer hamile kalacak olursanız iki kişiye yetecek kadar yemeniz lazım.

Ama ovülasyon sonrasında metabolizma ve hareket ihtiyacı nedeniyle jimnastik salonunun yolunu tutmanızı öneririz: Ekstra kalorileri yakmak için uygun zaman çünkü.

DÖNGÜNÜZÜ TANIYIN

Bir kadıın ortalama menstrüal döngüsü 28 gündür ama 23 güne kadar düştüğü veya 33 güne kadar çıktığı da olur.

Menstrüasyon normalde ovülasyondan 14 gün sonra başlar. Döngü iki aşama olarak incelenir. Kanamanın başladığı ilk gün, döngünün birinci günüdür. Foliküler aşama denen bu aşamada yumurta overlerden kopmaya başlar. Sonraki aşama ovülasyondur (14.gün sıralarında olur) yumurta döllenmek üzere serbest kalır.

Periyodun başlamasından hemen sonra östrojen ve projesteron hormonları düşük seviyededir. Ovülasyon sırasında en yüksek seviyeye çıkan östrojen seviyesi bunu izleyen dönemde inişe geçer.

meyan kökünün faydaları

meyan kökünün faydaları

Diğer İsimleri : Piyan, Boyan, Glycyrrhiza, Licorice, Reglisse

Botanik Bilgi : Baklagillerden, ırmak kenarlarında, sulak ve nemli yerlerde yabani olarak yetişen bir bitkidir. Boyu 50-150cm bazen de 200cm’i bulabilir. Çok yıllık bir bitkidir. Yaprakları kanat şeklindedir. Yaprakçıklar, eliptik şekilde, kenarları bütün, üstü koyu yeşil, altı grimsi yeşil ve tüylüdür. Çiçekleri; leylaki, açık morumsu leylaki, pembemsi leylaki renkte, kelebek şeklinde, kupa yaprakları boru şeklinde, boğumlarda genellikle altılı başak görünümündedir. Meyveleri, esmerimsi kırmızı renkte, fasulye kapsülü şeklinde, içinde 3-6adet esmer renkte tohumları bulunur. Kökleri kazık şeklinde, ana kök ve sürgün yan köklerden meydana gelir. Yan kökler sayesinde bitki kısa zamanda çevresine yayılır. Yan kökler bazen metrelerce uzunlukta dışı grimsi esmerler esmerimsi kırmızı arası renktedir.Yetiştirildiği Yerler : Vatanı Türkiye, Akdeniz ülkeleri, Ukrayna, Rusya, Türkistan olup günümüzde ılıman iklimli olan her yörede yetiştirilebilir.

Toplanması – Saklanması : Meyan kökleri söküldükten sonra yıkanır, 15-40cm boylarında doğranarak kurutulur, nemden ve güneş ışınlarında uzakta muhafaza edilir. Meyan kökleri soyulduktan sonra veya soyulmadan kurutulur, bu nedenle soyulmuş ve soyulmamış diye iki türü mevcuttur.

Bilinen Bileşimi : Meyanın rizom kökü, normal şekere göre elli kat daha tatlı olan glisirizin ile flavon, saponin ve kumarin adı verilen maddeleri; tadı acı uçucu yağlan, nişasta ve yapışkan bitki sıvısını içerir.Kullanıldığı Yerler : Bu kökler ilaç ve bira endüstrilerinde, kolalı içitlerin yapımında kullanılır. Anadolu’da bu kökten şerbet yapılarak içilir. Üç yıllık köklerinden elde edilen meyan balı, koyu renkli toz, çubuk ya da dörtgen şeklindeki parçalar halinde satılır ve ilaç olarak kullanılır.

meyan kökü Faydaları

İdrarı arttırır. Müshil özelliği vardır.Hazımsızlık, şişkinlik ve gaz sorunlarını azaltır.Kadınların hormon seviyelerini normalleştirmeye yardımcı olarak menopoz semptomlarını tedavide faydalı olur.Adet öncesi oluşan ağrı ve gerginliği azaltır.Anti iltihapsal aktivitesi nedeniyle şişmeler ve arteritleri iyileştirmede yararlı olur.

Meyan kökü Çayı faydaları

- Çayı yorgunluk giderici etki yapabilir.
- Bu çayla yapılan gargara ağız içi yaralarını iyileştirir.
- Nezleyi tedavi edici özelliği vardır.
- Mide ve on iki parmak ülserinde ve gastritte faydalıdır. (Bu durumda yemeklerden sonra içine bir parça tarçın katılmış meyan kökü çayı içilmelidir.)
- Karaciğeri korur ve destekler.
- Virüs kaynaklı karaciğer hasarında önleyici ve koruyucudur.
- Kronik yorgunluk ve fibromiyalji de belirtileri azaltır, enerjiyi artırır, bitkinliği giderir.
- Ses kısıklıklarına iyi gelir.
- Göğüs yumuşatıcı ve balgam söktürücüdür.
- Yemekten sonra alınacak bir çay kaşığı meyan kökü tozu bağırsakları rahatlatır.

meyan kökü Kullanım Şekli

meyan kökü Çay : 1/2-1 tatlı kaşığı alınır, 1 bardak suya konularak kaynama noktasına kadar ısıtılır. Bu noktada ateş kısılıp 10-15 dakika daha ısıtma işlemi sürdürülür. Böylece elde edilen çaydan günde üç kez birer bardak içilir

Piyasada çubuklar halinde satılan meyankökü ağızda emilerek aynı tıbbi etkilerinden yararlanılır veya meyan balı suda kolayca eritilerek içilir. Ayrıca meyan balının mukozayi koruyucu ve yara iyileştirici etkileri vardır.

UYARI : Nadiren bas dönmesi veya bas ağrısı yapabilir. Yüksek tansiyonlu kişiler kullanmamalıdır.

göz tansiyonu nedir belirtileri nelerdir

göz tansiyonu nedir, belirtileri nelerdir, neden olur

Göz tansiyonu olarak bilinen glokom, milyonlarca insanı etkileyen yaygın bir göz hastalığıdır. Tedavi edilmezse görme kayıplarına kadar gidebilen glokomun erken tespit edilirse görmenin korunabileceğini belirten Acıbadem Göz Hastanesi Medikal Direktörü Doç. Dr. Bozkurt Şener, “Glokom açısından gözlerin kontrol edilmesi ve erken tedavi girişimleri görmenin korunmasını sağlayacaktır” dedi.

Glokom nedir? Glokoma ne sebep olur?

Normalde göz içi oluşumların beslenmesi için göz içersinde sürekli olarak bir sıvı yapılır ve bu göz içi sıvısını aynı zamanda sürekli olarak da bazı kanallarla göz dışına atılır. Glokom, göz içi sıvısını dışarı boşaltan kanallarda yapısal olarak tıkanıklık oluşması nedeniyle sıvının yeterli boşalmaması ve buna bağlı olarak göz içi basıncının artması sonucu oluşur. Yükselen göz içi basıncı göz sinirlerine zarar verir ve sinir ölümüne neden olur. Göz siniri hücreleri öldüğü zaman da kalıcı görme kaybı oluşur.

Glokomu hastalığını dikkate almak gerekir mi?

Glokom, körlüğün sık olarak görülen nedenlerinden biridir. Glokom nedeniyle kaybedilen görme bir daha geri kazanılamaz. Fakat, glokom açısından gözlerin kontrol edilmesi ve erken tedavi girişimleri görmemizin korunmasını sağlayacaktır.

Kimler risk altındadır?

Belli bazı durumlar glokom riskini artırır. Yaşlanma, yakın akrabalarında glokom bulunanlar, ileri miyopi ya da ileri hipermetrop , diyabet, kalp hastalığı ya da hipertansiyon, uzun süreli kortizon ya da steroidlerin kullananlar, gözde tümör, hastalık bulunanlar ya da yaralananların glokom riski fazladır.

Neler yapılabilir?

Görmenizi korumak için, gözlerinizi her yıl ya da doktorunuzun önerdiği sıklıkla kontrol ettirin, glokom hakkında ve gözlerinizi nasıl etkilediği konusunda daha fazla bilgi sahibi olunmalıdır. Glokom saptanmışsa, doktorunuzla işbirliği içinde çalışarak tedavi planına mutlaka uyulması gerekir.

Glokom nasıl teşhis ediler?

Glokom dikkatli bir göz muayenesi ile teşhis edilir. Teşhise yönelik göz muayenesinde göz içi basıncını ölçüyoruz. Gerekli görülen durumlarda, görme alanında kayıp olup almadığını anlamak için görme alanı testi yapılır. Ve ona göre tedavi uygulamaları seçilir..Glokom, göz damlaları ağızdan alınan ilaçlar, lazer girişimleri ve cerrahiyle tedavi edilebilir. Glokomun erken tedavi edilmesi görmenin korunmasında anahtar role sahiptir. Fakat, çoğu tıbbi tedavilerde olduğu gibi glokom tedavisinin de belli bazı riskleri ve muhtemel komplikasyonları bulanmaktadır.

Glokom hastalığının taç türü vardır?

Açık-açılı glokom; glokom en sık görülen tipidir. Çoğu kimse ileri derecede hasar oluşmadan olayın farkında değildir. Açık-açılı glokom yaşla birlikte yavaş yavaş daha da artabilir. Sıklıkla her iki gözü de etkiler. Tedavi seçenekleri arasında ilaç tedavisi, lazer girimleri ve cerrahi tedavi bulanmaktadır.

Açık Açılı hangi anlama gelir?

“Açık-açı”, gözün drenaj (dışa akım) açısının sıvının drenaj (dışa akım) deliklerine ulaşmasına olanak tanıyacak kadar geniş olması anlamına gelir. Fakat, deliklere tıkanabilmektedir. Sıvı, gözünü dışına akamadığı zaman gözdeki basınç yavaş yavaş yükselir. Bu da optik sinir hasarı ve görme kaybıyla sonuçlanır.

Belirtileri nelerdir?

Açık-açılı glokom nadiren ağrı ya da diğer semptomlara neden olur. Öncelikle görme alanının dış kısımlarında fonksiyon kaybı olur. Hastalar bu aşamada merkezi görme etkilenmediği için durumun farkına varamayabilirler. Düzenli göz muayeneleri, açık-açılı glokom, görme kaybına neden olmadan önce tespit edilebilecek tek yoldur.

Açık açılı glokom tedavisi nedir?

İlaç tedavisi faydalı olmaz ya da çok fazla yan etkilere neden olursa lazer tedavisi yapılabilir. Lazer tedavisi yaklaşık 15 dakika sürmektedir. Bu aşamada göz anestetik damlalarla uyuşturulur.

Kapalı açılı glokom nedir?

Kapalı-açılı glokomda iris (dışa akım) deliklerini bloke eder, drenaj (dışa akım açısını kapatabilir. Sıvı drenaj deliklerine ulaşamadığı için göz basıncı hızlı bir şekilde yükselir. Bu durum ağrılı bir nöbete neden olur. Bu türden ataklar sıklıkla ve sadece tek bir gözde olur. Bu göz kızarık görülür. Şiddetli baş ağrısı, bulantı, şiddetli göz ağrısı ya da bulanık görme olabilir. Bu bulgulardan herhangi birinin farkına varır varmaz hemen acil servise gidilmesi gerekir.

Dar açılı glokom nedir?

Dar-açılı glokomda drenaj (dışa akım) açısı dardır, fakat kapalı değildirdir. Bu durum, basıncın yavaş yavaş yükselmesine neden olur ve kapalı-açılı glokom açısından kişiyi riske sokar. Sık olarak, her iki gözde dar drenaj açıları bulunabilir. Dar-açılı glokom semptomlara neden olmayabilir ve bu yüzden de göz muayeneleri mevcut değişikliklerin takibi açısından oldukça önemlidir.

Peki karma glokom nedir?

Mikst-mekanizmalı glokom, tıkanmış drenaj delikleri ile birlikte dar açılı glokom durumudur. Hastalık ya da yaralanma kaynaklı olabilir. Sıklıkla hem ilaç tedavisi hem de lazer tedavisi gerekmektedir.

Kapalı açılı glokom ataklarını tedavi etmek için göz basıncı hızlı bir şekilde düşürülmelidir ki sinir hasarı ve görme kaybı gelişmesin. İlaç ve lazer tedavisi bu amaçla kullanılabilir. Daha sonra da her gün kullanılacak olan göz damarları sıvı artışının kontrolüne yardımcı olacaktır.

Glokom’un tedavisi nedir?

Glokom, göz damlaları ağızdan alınan ilaçlar, lazer girişimleri ve cerrahiyle tedavi edilebilir. Glokomun erken tedavi edilmesi görmenin korunmasında anahtar role sahiptir. Fakat, çoğu tıbbi tedavilerde olduğu gibi glokom tedavisinin de belli bazı riskleri ve muhtemel komplikasyonları bulanmaktadır.

Göz basıncını hızla düşürmek için ilaç verilebilir. Göz damlaları, göz içi sıvısının üretimini azaltır veya drenajın artmasına yardımcı olur. Ağızdan alınan haplar ya da damar içi ilaçlar yardımıyla da aşırı miktardaki sıvının azaltılması sağlanabilir.

Glokom tedavisinde lazer uygulaması nasıl yapılır?

- Tedavi birkaç dakika kadar sürmektedir.
- Anestezik damlalar ile gözünüz uyuşturulur
- Lazerin önünde oturursunuz. Doktorunuz gözün tedavisi için lazer ışınını iris üzerine odaklar.
- Tedavi boyunca hafif bir rahatsızlık hissedebilirsiniz.
- Tedaviden sonra bir gün ya da daha fazla bir süre için görmeniz bulanık olabilir.
- Günlük yaşantınıza ne zaman dönebileceğinizi doktorunuza sorun.
- Doktorunuz aynı gün ya da bir sonraki gün göz basıncınızı kontrol edecektir.
- Tedaviden sonra hangi olası sorunlar için hazırlıklı olmanız gerektiğini doktorunuza sorun.

Ankilozan spondilit hastalığı nedir belirtileri nelerdir

Ankilozan spondilit hastalığı

Ankilozan spondilit nedir?

Spondilit kelimesi belkemiğinin (omurga) inflamasyonu anlamına gelir; ankiloz kelimesi ise iki kemiğin kaynaşarak tek bir kemik haline gelmesi anlamına gelir. Birlikte alındığında ankilozan spondilit ifadesi; kronik, sakroiliak eklemin (omurga ile leğen kemiği arasındaki eklem) romatizmal hastalığını ifade eder, ancak diğer omurga kemikleri de iltihaplı eklemlerle kaynaşma gösterebilir (özellikle alt omurga kemikleri). Ankilozan spondilit, spondiloartropatiler adı verilen hastalıklar grubuna dahildir. Oldukça nadir görülmesine rağmen ankilozan spondilit son derece önemli bir hastalıktır, çünkü genelde başka her hangi bir sağlık problemi olmayan genç erkeklerde gözlenir.Ankilozan spondilit, omurga ve leğen kemiğindeki eklemleri tutan, özellikle bel bölgesinde hareket kısıtlılığı yapan, kronik (süregen) bir romatizmal hastalıktır. Omurganın hareketini sağlayan eklem ve bağlarda gelişen iltihap sonucunda, eklem ya da kemikler hareketlerini yitirecek şekilde birbirleri ile kaynaşabilir. Omurga dışında kalça, diz ve ayak eklemlerinde de iltihaplanma görülebileceği gibi az sayıda hastada çeşitli organ bulguları gözlenebilir.

Hastalık gövde, sırt, boyun, kalça, kaburga ve omuzlarda ağrı ve sertliklere (spazmlar) neden olur. Omurgalar ve omurgaları destekleyen yapılar kasıldığından dolayı (sertleşme), ankilozan spondilitli hastalarda öne eğik durma eğilimi meydana gelir. Zamanla tedavi edilmeyen hastaların omurgaları birbiri ile kaynaşır ve tek bir kemik gibi görünür; son derece sert ve katılaşmış bir omurga meydana gelir. Bu durum kolların ve göğüsün hareketlerini engelleyebilir.

Ankilozan spondilitiniz varsa özellikle sabahları ve bir süre hareketsizlik sonrası, genelde belinizde ağrı veya sertlik hissedebilirsiniz. Ağrılar genelde sakroiliak eklemde başlar ve gittikçe yukarı doğru ilerleyerek boyun omurlarını etkiler. Diz ve ayak bileği eklemleri de etkilenebilmekle birlikte genelde omurgalar dışında tutulan eklem sayısı 3 veya 4 ü geçmez. Egzersiz yapmak sertleşmeleri azaltır, bu nedenle düzenli egzersiz yapmayan ankilozan spondilitli hastalar gittikçe kötüleşir. Kaburgalarla, kaburga eklemleri de hastalıktan etkilenebileceğinden dolayı, hastalar derin nefes alırken veya öksürürken rahatsız olurlar-zorlanırlar.

Şikayetleriniz azalma ve artışlar gösterebilir, ancak hastalık kronik ve ilerleyicidir. Omurga civarındaki kemikler, eklemler ve diskler hasara uğrar ve kaynaşır, bu nedenle aralıklar daralır. Kemiklerde sindesmofit adı verilen çıkıntılar sıklıkla meydana gelir. Bu durumda hareketler sırasında aşırı bir ağrı meydana gelir. Bel bölgesindeki ağrı ve sertlikler yürüme problemlerine neden olabilir. Ancak çoğu durumda hastalık hafif seyreder ve genelde hastalık başladıktan yıllar sonra tanı konur. Çok nadiren kalp, akciğerler ve gözler hastalıktan etkilenebilir ve bu durumda ciddi bir tablo ortaya çıkar.

Ankilozan spondilitin nedeni bilinmiyor. Ancak genetik (kalıtımsal) faktörlerin etkili olduğunu gösteren bulgular bulunmaktadır. Hastalık en sık 20-40 yaşları arasında ortaya çıkıyor, bununla birlikte 10 yaşın altında bile görülebiliyor. Hastalık 10.000 de bir kişide ve genelde erkeklerde gözlenir. Erkeklerde kadınlardan 10 kat daha fazladır.

Hastalığın şiddeti kişiden kişiye değişiklik gösterir. Ciddi tutulumu olan hastalarda omurganın hareketlerini tamamen kısıtlayabilir. Buna karşın, sadece sabahları olan hareket tutukluğu ya da bel ağrısı dışında hiç bir yakınması olmayan hastalar da görülebilir. Omurgayı etkileyen romatizmalar spondiloartritler olarak isimlendirilmektedir. Ankilozan spondilit dışında, sedef hastalığının, iltihabi barsak hastalıklarının ve Reiter sendromunun da omurgada iltihaplanma yapabildiği bilinmektedir.

Ankilozan spondilit erkeklerde kadınlardan 2-3 kat daha sık görülür ve genellikle erken yaşlarda (16-35 yaş) başlar.
Ankilozan Spondilitin nedeni kesin olarak bilinmemektedir. Hastalığın nedenleri arasında kalıtımsal faktörlerin önemli bir yeri vardır. Belirli bir doku grubunu (HLA-B27) taşıyanlarda bu hastalığın gelişme riski belirgin olarak artmaktadır. Yine de HLA-B27 doku grubunu taşıyan herkesde hastalık gelişecek diye bir kural yoktur. Kalıtımsal nedenler dışında başta mikroplar olmak üzere çeşitli çevresel faktörlerin de hastalığın gelişimine katkısının olduğu düşünülmektedir.

Bel bölgesinde genellikle 3 aydan daha uzun süren ağrı ve hareket kısıtlanması her zaman ankilozan spondiliti akla getirmelidir. Bel ağrısı özellikle istirahat döneminde belirgindir. Hasta gece ya da sabah ağrı ve hareket kısıtlılığı ile uyanabilir ve hareketle bel ağrısı ve tutukluluk azalır. Çoğu hastada belirtiler, omurganın bel bölgesinde başlamakla beraber bazı hastalarda sırt ve boyun ağrıları da gözlenebilir. Bazen de kaburgaları omurgalara ve göğüs kafesine bağlayan eklemlerde tutulum olabilir. Bu durumda hastada nefes alırken göğüs kafesinin genişlemesinde azalma gözlenebilir. Ayrıca omuz, kalça ve ayak eklemlerinde de tutulum görülebilir. Çoğu hastada topuklarda ağrı ve sert yüzeye basamama gibi yakınmalar olabilir. Bazı hastalarda genellikle tek gözde tekrarlayan iltihaplanmalar gözlenebilir. Gözde kızarıklık ve ışıktan rahatsız olma ve bulanık görmeye yol açabilen bu rahatsızlığa “ön üveit” ismi verilmektedir. Sistemik bir hastalık olduğundan aktif dönemde ateş, iştah azalması ve yorgunluk da görülebilir. Ankilozan spondilit kadınlarda genellikle daha hafif ve farklı seyredebilir.

Laboratuvar testlerinde sedimentasyon hızı yüksek olabilir, kansızlık saptanabilir ve HLA-B27 (+) bulunabilir. Omurga ve leğen kemiğinin röntgen filmlerinin çekilmesi de tanıda çok yardımcı ve genellikle yeterli olmaktadır.

Egzersiz, hastalığın en önemli tedavi yöntemlerinden birisini oluşturmaktadır. Eklemlere yönelik yapılan egzersizler, bu eklemlerin normal hareketini ve esnekliğini korumada yardımcıdır. Solunum egzersizleri akciğer kapasitesini korur. Uygun yatma ve yürüme pozisyonları, karın ve sırt egzersizleri normal duruş şeklini korumada etkilidir. Yüzme ankilozan spondilit için en yararlı egzersiz şeklidir. Egzersiz programının ana amacı, devam eden iltihabın önlenmesinden çok, hareket kısıtlılığının ve vücut duruş bozukluklarının engellenebilmesidir.

Özellikle kalça eklemindeki iltihaplanmaya bağlı ciddi hareket kısıtlılıklarında bu eklemin protez ile değiştirilmesini sağlayan cerrahi girişimler çok yararlı olmaktadır.

Hastalığın sürekli olduğu unutulmamalı ve tedavinin etkinliği düzenli kontrollerle izlenmelidir.

Belirtiler

- Sırt, baldır, kalça ve diğer sırt eklemlerinde ağrı ve hassasiyet
- sırt bölgesinde özellikle sabahları belirgin olan ve hareket etmekle azalan katılık ve hareket kısıtlılığı
- göğüs bölgesinde rahatsızlık hissi
- diz, ayak bileği ve diğer eklemlerde şişme ve ağrı
- halsizlik, ateş
- iştahsızlık, kilo kaybı
- gözde inflamasyon
- kambur veya düzleşmiş sırt görünümü

Tanı

Normal muayene ve radyolojik tetkiklerin yanı sıra hastalığın genetik özellikleri bulunduğundan genetik test tanıya yardımcı olabilir. Ancak genetik bulguların saptanması tanıyı kesinleştirmez.

Tedavi

Tedavinin amacı; eklem ağrılarını azaltmak ve omurgalarda meydana gelen veya gelebilecek hasarları geciktirmek / düzeltmektir.

Ağrıyı, sertleşmeleri ve inflamasyonu gidermek için nonsteroidal anti-inflamatuvar ilaçlar kullanılır (aspirin, naproksen gibi). Bu ilaçlar hastaların normal faaliyetlerine devam etmesine yardımcı olur ve ağrıları azaltır. Nonsteroidal anti-inflamatuvar ilaçların yetersiz kaldığı durumlarda sulfasalazin veya metotreksat gibi ilaçlar kullanılabilir. Ancak bu ilaçların yan etkileri oldukça fazladır ve çok iyi kontrol edilmeleri gerekir.

Eğer hastada sinirlerinde bir hasar meydana gelmiş ise veya eklem hasarı çok ciddi ise ameliyat yapılır.

Sizin Yapabilecekleriniz

Eğer düzenli postür (duruş) ve solunum egzersizleri yapıyorsanız rahatlıkla normal bir hayat sürebilirsiniz. Fizik tedavi ve egzersiz tedavinin temelidir. Bu konuda bir fizyoterapiste başvurmanız yerinde olur.

Yüzme, sizin için en iyi sporlardan birisidir. Sık sık yüzün.

Sırtınıza ve belinize yük getirecek hareketlerden ve yaralanmaya neden olabilecek sporlardan uzak durun.

Sıcak su banyoları (kaplıcalar) ve sıcak ortamda yapılacak masajlar ağrılarınızı azaltır. Uyuma pozisyonunuzu düzeltin. Düz bir zeminde sırt üstü ve yastıksız yatın (veya çok ince bir yastık kullanın).

Sigara içiyorsanız kesinlikle bırakın. Aksi halde akciğerlerinizin kapasitesi azalacağından son derece güç nefes alıp-verirsiniz.

Ankilozan spondilit nasıl oluşur?

Söz konusu bu eklemlerde ve çevresindeki kasların kemiklere bağlandığı uç kısımlarda, yani tendon ve kirişlerde iltihaplanmanın başlaması ankilozan spondilitin de başlangıcını oluşturur. Konuyu iyi anlamamız için iltihaplanma nedir onu anlamamız gerekecek

İltihaplanma (enflamasyon) nedir?

Vücudun kimyasal ve fiziksel tahriş edicilere veya mikroorganizmaların sebep olduğu bölgesel tahrişe karşı aldığı önlemdir.
Söz konusu bölgede bir şekilde mücadele başladığında, hırpalanmış hücrelerden çıkan maddeler damarın geçirgenliğini arttırır. Dolayısıyla damarda dokuya sıvı sızmaya başlar. Bu arada bücut etkilenen o bölgeye beyaz kan hücrelerini yani akyuvarları gönderir.

Ankilozan spondilitte iltihabi süreci tetikleyen neden tam olarak bilinmese de sonuçları biliniyor. İltihaplanmanın yoğun olduğu kemiklerde ve kasların kemiğe yapıştığı yerlerde başlayan esaslı mücadele sonunda vücut olaya hakim olur, ortalık durulur, mekanizma biraz hırpalanmış olarak normale döner. Kemik doku kendini yenilemeye başlar. Ancak bu süreçte kiriş ve tendonların elastiki yapısı normal halde değildir. Elastikiyet yerini sertleşmeye bırakır.

Bu hastalıkta kronik olarak böyle iltihaplanmalar belirli aralıklarla olmaya devam ettiği için her seferinde biraz daha sertleşen yapı bir süre sonra orada kemiksi bir yapının oluşmasına sebep olur. Bu ise omurgaların ve eklemlerin birbirine yapışmasına ve ileride kaynamasına nednen olur. Sonuçta omurga ve eklemlerin hareketi sürekli azalır. Çok ileri safhalarda eklemlerin kıpırdayacak hali kalmaz.

İşte o zaman kişi eskisi gibi eğilip doğrulamaz, belini sağa sola döndüremez. Çok ileri safhalarda hareketler çok kısıtlı olarak ve ancak vücudun tümüyle beraber yapılmak zorunda kalıınır.

Bu rahatsızlıkta en sık etkilenen bölge leğen kemiği bölgesidir. Ama bel, göğüs ve boyundaki kemikler de farklı zamanlarda etkilenebilir. Vücuttaki tüm omurların birbiriyle kaynaması çok nadirdir.

Ankilozan spondolit hastalığına kimlerde rastlanır?

Bu kronik romatizmal rahatsızlığın görülme ihtimali binde birdir. Bazen kadınlarda da görülmekle beraber erkeklerde daha sıktır. Bu rahatsızlığın hissedilmeye başladığı yaş ise ortalama 20-25 tir. Tabii daha erken veya daha geç de görülebilir.

Ankilozan spondilit hastalığının nedenleri nelerdir?

Bu rahatsızlığın nedeni tam olarak bilinmiyor. Araştırmalarda ankilozan spondilit hastalarının %96 sında HLA-B27 geni olduğu tespit edilmiş. Ankilozan spondilit ile HLA- B27 geni arasında sıkı bir ilişki vardır, ama henüz netleştirilebilmiş değildir. Bu genin, bağışıklık sisteminin omurga ve eklemlere saldırmasına yol açtığı düşünülmektedir.

Ankilozan spondilit otoimmun, yani bağışıklı sisteminin vücudun kendi dokusunu tanmayıp ona karşı savaştığı bir hastalıktır. Nasıl ki alerjik bünyelerde, vücut dışarıdan aldığı bazı gıdala karşı aşırı tepki gösterir; ankilozan spondilitte de bağışıklık sistemi, söz konusu o bölgedeki doku ve organları vücuttan kabul etmeme gibi bir yanlışlığın içine düştüğü ve o bölgedeki kendi dokusuna saldırdığı bir hastalık olduğunu söyleyebiliriz.
Bununla beraber HLA-B27 genine sahip herkeste ankilozan spondilit olacak diye bir kural yoktur.

Bazen ishal veya idrar yolu enfeksiyonlarının bu hastalığı tetiklediği söylenebilir. Önceden belirtiler hafif olup şikayete yol açmazken, bazı tetikleyici etkenler bu hastalığı su yüzüne çıkartabilmektedir.podilit as

Ankilozan spondilit ile alakalı hastalıklar

- Ankilozan spondilit, spondilartropati denilen omurga tutulumu ile seyreden hastalık grubundadır. Diğerleri
- Psöryatik artrit-sedef hastalığı ile beraber giden eklem romatizması
- Enteropatik artrit- bağırsak iltihabı ile beraber seyreden eklem romatizması
- Reaktif artrit- viral veya bakteriyel enfeksiyonlardan sonra görülen eklem romatizması

Bu durumlar, ankilozan spondilit ile beraber, ya da daha önce görülebilir.

Ankilozan spondilit hastalığı ile kireçlenme ( osteoartit) arasındaki başlıca farklar

Her ikisi de eklemleri ilgilendiren rahatsızlık olmakla birlikte, ikis de birbirinden tamamıyla farklıdır. Kireçlenmenin tıbbi tarifi spondilozdur . Bu omurganın aşınmasıyla ilgili bir hastalıkıt ve yaşlanmayla beraber hemen hemen herkesin yaşayabileceği bir sorundur. İltihabi durum belirgin değildir.

Ankilozan spondilit ise, omurga ve eklemlerdeki iltihaplanmanın ardından yeni kemikleşmenin oluşumu ve bu kemiksi yapıların eklemlerin birbirine yapışmasına ve kaynamasına neden olan bir durumdur. Herkeste görülmez, binde bir görülen bir hastalıktır. Kireçlenmenin aksine yaşlılarda değil daha çok gençlerde görülür

Ankilozan spondilit başka eklemlere zarar verir mi?

Vücut bir bütün olduğuna göre, bel omurları ve ekemlerdeki bu deformasyon sistematik olarak vücuttaki bütün eklemleri etkileyecektir.Çünkü vücuttaki bütün eklemler birbirlerine hassas bir orantı ile irtibatlıdır. Ancak ankilozan spondilit, genelilikle kalçada,dizlerde, ve ayak bileklerinde ağrı ve şişliğe neden olabilir.Birçok durumda tedavi sonrası şişlik kalır. Dolayısıyla kalça ekleminin sertleşmesi ve öne eğik bir durumda kalmasının önüne geçebilmek için germe egzersizleri önemlidir.

Ankilozan spondilit hastası olanlar neden topuk ağrısı duyarlar?

Topuk kemiği iki ayrı yerde ağrıya neden olabilir. Topuklarda yaşanan ağrılar sıklıkla ayak tabanında, topuktan 3cm kadar uzak olan bölgede görülür. Bu duruma plantar fasiit denir. Bu bölgedeki şikayet haftalar boyu devam edebilir.

Daha az sıklıkla aşil tendonunun kemiğe bağlandığı yerde olabilir. Giyilen ayakkabının durumuna göre basınç bile ağrıyı arttırabilir

Ankilozan spondilit hastalığının başka organlara etkisi

Ankilozan spondilit gözü nasıl etkiler?
Ankilozan spondilit, iriste ve uveada yani irisin gözün dış duvarına tutunduğu yerde iltihaba neden olabiliyor. Hastaların %40 ını etkileyebilir. İrit ya da uveit denilen bu durumda ilk belirti görüşün hafif bulanıklaşmasıdır. Ama asıl belirti kanlanmış gözlerle beraber keskin bir göz ağrısıdır. Kalıcı olmaması için erken teşhis ve tedavi önemlidir

Ankilozan spondilit kalbi nasıl etkiler?
Ankilozan spondilitin kalbi etkilemesi nadiren olmakla birlikte bazı vakalarda görülen bir durumdur. Bu yüzden birçok vakada hafif şiddette yaşanan tutulum çok kez tespit bile edilmez. Ankilozan spondilit aort kapağının sızmasına yol açabilir ve elektriksel iletimi etkileyebilir. Ancak bu problemler hasta tarafından şikayet olarak hissedilmez.

Ankilozan spondilit akciğerleri nasıl etkiler?
Ankilozan spondilit kişide direk olarak akciğer enfeksiyonuna neden olmaz. Ama kaburga eklemlerini ve kaburgalararası kasları etkilediğinden nefes almak, hapşırmak, öksürmek veya esnemek ağrılı olabilir. Kendini iyi takip eden vir kişi diğer ağrılarla birlikte yaşadığı bu değişikliği hissedebilir.

Sonuçta akciğer tamamiyle havalanmaz. Ankilozan spondilitin geç evrelerinde göğüs kafesi pek genişleyemez ve akciğerlere hava girişi zorlanır. Bu nefes alamayacağınız anlamına gelmez. Diyafram kası çalışmaya devam eder ve midemiz nefes aldıkça hareket etmeye başlar. Ağır yemekler ve sıkı giysiler nefes alırken daha çok çaba harcamanıza neden olabilir. Bu yüzden ağır yemekler ve sıkı giysilerden kaçınmakta fayda var.

Sigara içmemek de çok önemlidir. Çünkü sigara hem nefes almayı zorlaştırır hem de ciddi akciğer enfeksiyonlarına zemin oluşturabilir.

3 Eylül 2010 Cuma

uyku bozuklukları uyku hastalığı

uyku bozuklukları uyku hastalığı

Uyku nedir, duysal veya diğer uyartılarla uyandırılabilen bilinçsizlik halidir. Uyku halinde sistem ve beş duyular dinlenme halindedir. Sistemler otonom sinir sistemi ile isteğimiz dışında çalışırlar. Buna rağmen sistemler değişik oranlarda uykuya iştirak ederlerken, duyu organları uykuya tam olarak iştirak ederler. Fakat uyarılar karşısında uyandırılabilir bilinçsizlik hakimdir.

Özellikle sinir siste­minde biriken toksik artıklar uykuyu meydana getirir. Sinir sistemi uyku anında bu maddeleri inaktive ederek dinlenir.

Uyku ihtiyacı, bedensel ve ruhsal yorgunlukları giderici, dinlendirici ve yeniden enerjik olmasını sağlayıcı bir ihtiyaçtır. Uykunun kalitesi ve uyku düzensizliği, uyku sorunu, uyku bozukluğu gibi konularda belirleyicidir.

Uyku anında kalp atışları azalır, tansiyon düşer, solunum azalır ve de­rinleşir, vücut ısısı düşer, kaslar gevşer, iç organların çalışması yavaşlar, sinir sistemi ve duyu organları istirahat halindedir.
Yavaş dalga uykusu ve REM uykusu olmak-üzere iki tip uyku vardır, insanlar bu uyku tiplerine dalarlar.

Yavaş Dalga Uykusu

Yavaş dalga uykusu, aşamalı olarak derinleşen dinlendirici bir uykudur. Uykunun uzun bölümünü meydana getirir. Uzun süre uykusuz kalanlar, yavaş dalga uykusuna daha çabuk dalarlar. Genellikle hatırlanamayan rüyalar görülür. Uyku derinliği sabaha doğru azalır. 5. faz uyku özellikleri gözlenemez.

Yavaş dalga uykuda canlılık fonksiyonları (Nabız sayısı, kan basıncı, so­lunum hızı gibi) %15-25 oranında yavaşlar.

Uyku derinliği EEG’de 4 veya 5 faz (aşama) olarak tespit edilmiştir. Fazlar, gittikçe derinleşen uykuyu, alfa ve delta dalga frekanslarının değişkenliğini ifade eder.

Fazlar şunlardır

1. Faz: Uyanık durum,
2. Faz: Uykuya dalma,
3. Faz: Hafif uyku hali,
4. Faz: Derin uyku hali ve
5. Faz: Çok derin uyku halidir (Delta dal­gası düşük frekanslıdır).

Uyku süresi içinde bu fazlar, ortalama 5 defa tekrarlanır. 2. fazın dışındaki diğer uyku fazları, non REM uyku fazı olarak da tanımlanır. REM uy­kusu, 2. faz uyku ile çelişkili olmasından dolayı ayrıca ele alınmaktadır.

Bakırlı Spiraller, Doğum Kontrol Yöntemleri

Bakırlı Spiraller, Doğum Kontrol Yöntemleri Spiral

Ağır metallerin, özellikle de bakırın gebelik önleyici etkisi hayvanlarla yapılan deneyler sonucunda ortaya çıkarıldı. Etken maddesiz spirallerle edinilen deneyimden, peserin yüzey alanı ne kadar büyükse güvenilirliğinin de o kadar yüksek olduğu biliniyordu. Böylece, az çok T harfine ben­zeyen rahim içi peserler geliştirildi. İki yatay (düz ya da eğri) kol, dikey bir ayağa bağlanmıştır, bunun üzerine ince bir bakır tel sarılmış ve böylelikle uzun süre yetecek büyüklük­te bir bakır deposu oluşturan büyük bir yüzey alam elde dilmiştir Ayağın alt ucuna kısa kontrol ipçikleri bağlıdır.

Bakırla çifte korunma etkisi

Bakirli spiraller sürekli olarak çok küçük miktarlarda bakır yayar. Önceleri gebelik önleyici etki bakirli spiralden yayı­lan bakır iyonlarına yoruluyordu, oysa bugün bilindiği gi­bi, gebeliği önleyen, her şeyden önce, bakır parçacıklarının rahimde ve yumurta kanallarında yol açtığı değişikliklerdir. Bakır iyonları dölyatağına ve yumurta kanallarına yayı­lır ve hem salgıların bileşimini, hem de dölyatağı sümük-derisinin yapısını değiştirir. Bu değişiklikler çifte koruma etkisi yapar:

Rahim boynundaki mukoza pıhtılarını aşmayı başaran spermler bu ortamda yumurtaya doğru ilerleyemez ve ol­gunlaşmaları engellenir. Böylece aslında döllenme bile olamaz.
Her şeye rağmen çok çevik bir sperm yumurta hücresine ulaşıp döllenmeyi başaracak olsa bile, yumurtanın değişmiş olan dölyatağı sümük derisinde yuvalanması imkânsızdır.

Bakır iyonlarının neden olduğu değişiklikler, spiral çı­karıldıktan sonra tamamen eski haline döner. İUP’un alın­masından sonraki ilk çevrim içinde bile gebe kalınabilir.

Ancak, spiralin güvenilirliği yalnızca bakır iyonlarına bağlı değildir. Spiralin uygun büyüklükte olması ve dölya­tağına doğru konumda yerleştirilmesi de önemlidir. Bu nedenle, spiralin konumunun kontrol edildiği düzenli muayeneler büyük önem taşır. Her kadın ara sıra, dölyoluna sarkan ipçiği eliyle yoklayarak kontrol edebilir. Ama kontrol ipçiği ele gelmiyorsa bile paniğe gerek yoktur: Gerçi bazen spiral kendiliğinden (çoğu zaman da âdet sı­rasında) ve farkına varılmadan dışarıya atılmış olabilir, ama çoğunlukla kontrol ipleri dölyatağına kaçmış ya da spiralin rahimdeki konumu değişmiş olur. Neyse ki, spiralin rahim duvarını delip karın boşluğuna geçtiği tehlikeli komplikasyonlara çok ender rastlanmakta­dır. Kontrol ipçiklerine dokunamadığınız durumlarda her ihtimale karşı doktoru­nuza gitmeniz iyi olur. Doktorunuz spi­ralin hâlâ rahimde olup olmadığını ultra-son muayenesiyle saptayabilir. İşi iyice sağlama bağlamak isterseniz, doktora gidin­ceye kadar ek korunma önlemine başvurmalısınız (örneğin prezervatif).

Bakirli spiralin takılması ve çıkarılması

Bazı kadınlar spiralle korunmayı aslında isteseler de spira­lin takılmasından ya da çıkarılmasından korkarlar, çünkü başka kadınlardan bunun acıttığını duymuşlardır ya da kendileri daha önce kötü bir deneyim yaşamışlardır. Aslın­da yazık. Çünkü deneyimli, özenli kadın doktorları spiral­leri kayda değer bir acıya meydan vermeden yerleştirip çı­karabilir.

Salt hukuki açıdan bakıldığında spiral takmak ameliyat­lı bir müdahaledir. Dolayısıyla, doktorunuz sizinle bir ön görüşme yapıp spiralin etkileme mekanizması, olası yan et­kileri, komplikasyonları, güvenilirliği ve yerleştirildiği yer­de ne kadar kalabileceği konusunda bilgi vermekle yü­kümlüdür. Geçirmiş olduğunuz hastalıklar ve aile öyküsü konusunda tam bir sorgulama ile rahim boynundan ve dölyolundan hücre örnekleri alarak yapılan jinekolojik muayene, risk faktörlerini ya da iltihaplanma olasılığını or­tadan kaldırmaya yarar.

Spiral nasıl takılır?

Normalde spiral âdet kanaması sırasında takılır. Bu sırada rahim ağzı yumuşak ve hafifçe açılmış olduğu için spirali taşıyan tatbik borusu içeriye kolay sokulur, ayrıca kadının gebe olmadığı da kesinlikle bilinmektedir. Spiralin yerleş­tirilmesi doğumu izleyen ilk 48 saat içinde de yapılabilir, ama normal olarak doğumdan sonra rahmin küçülmesi için 6-8 hafta beklenir.

Spiral takılırken narkoz gerekli değildir. Yine de rahim ağzı dudaklarına lokal anestezi uygulanabilir, böylece zo­runlu esnetmede hiç acı hissedilmez. Spiral yerleştirilme­den önce dölyolu dezenfekte edilir ve ince bir sondayla dölyatağının ölçüsü alınır. Bu ölçüm değerine göre uygun bir spiral tipi seçilir. Spiral, kolları aşağıya katlanmış hal­deyken ince bir tatbik borusu vasıtasıyla dölyatağına itilir, boru geri çekilince kollar açılır. Kontrol ipi rahim boynun­dan sarkmış olmalıdır ve birkaç santimetre kalacak şekilde kısaltılır.

Bütün bu işlemin nasıl hissedileceği ilgili kişinin tutu­muna da bağlıdır. Gevşemeyi ve sakin kalmayı başaran ka­dınlar neredeyse hiç acı duymaz. Özellikle de doğum yap­mış kadınlarda böyle olur. Henüz çocuk doğurmamış ka­dınlarda, spiralin yerleştirilmesi sırasında ve bundan birkaç saat sonra epeyce şiddetli spazm türü sancılar olabilir. Hatta kan dolaşımı sorunları ve baş dönmesi de görülür.

Spiralin doğru konumda olup olmadığı ultrasonla kon­trol edilebilir. Kimi dok­torlar ilk kontrolü spirali yerleştirdikten hemen sonra, kimileri ise ancak iki hafta sonra yapar. Da­ha sonraki kontroller altı ayda bir ya da hiç olmaz­sa yılda bir kere yapılma­lıdır.

Spiral kullanan kadı­nın partneri dölyoluna sarkmış olan kontrol ipini cinsel ilişki sırasında normalde hissetmez. İpler hissediliyorsa, doktor tarafından biraz daha kısaltılabilir. Tampon kullanımına da devam edilebilir. Kontrol ipi yeterince kısa olursa, spiralin de tamponla birlikte çekilip alınma olasılığı ortadan kalkar.

Spiral nasıl çıkarılır ya da nasıl değiştirilir?

Bakirli spirallerin rahimde kalma süresi üç-beş yılla sınırlı­dır. Bir kadın artık spiralle korunmak istemezse ya da spiralin değiştirilmesi gerekiyorsa, bunu her an, âdet kanaması sırasında neredeyse hiç acısız olarak çıkarmak mümkündür.

Eskiden spiral değiştirildikten sonra tavsiye edilen bir aylık “dinlenme molası” fizyolojik açıdan gerekli değildir. Gelecekteki doğurganlığı olumsuz etkilemeden, spiralle korunmaya kesintisiz olarak devam edilebilir.

Bakirli spiral rahimde ne kadar kalabilir?

Spiraller üretici şirketin tavsiye ettiği süreden daha fazla rahimde kalmamalıdır, çünkü bu süre içinde spiral birçok değişikliğe uğrar. Spiral rahim boşluğundaki “bakir” du­rumunu uzun süre koruyamaz. Tam tersine, mercan resi­fine düşmüş yabancı bir cisim gibi, vücudun çeşitli madde­leriyle sarılır ve istila edilir. Bağladığı bu “kabuklar” nede­niyle bakır sarmalında tel tel köprücükler oluşur ve bu du­rum spiralin güvenilirliğini zedeleyebilir.

Bakırlı Spiralin Zararları ve Yan Etkileri

Özellikle henüz doğum yapmamış genç kadınlarda spira­lin iltihaplanmaya yol açma olasılığı doktorlar arasında sü­rekli tartışma konusudur. Bazı doktorların bu kadınlara gebelikten korunmak için spiral tavsiye etmemesinin bir nedeni de budur. Ama şunu da belirtmek gerekir ki, kul­lanılan korunma yönteminden bağımsız olarak, genç ka­dınlarda dölyolu, dölyatağı ve yumurta kanalı iltihaplan­malarına bir ya da birkaç çocuk doğurmuş kadınlara kıyas­la aslında daha sık rastlanır. Bu olgunun temelinde muh­temelen farklı yaşam tarzı ve farklı cinsel davranış yatıyor, bunun cinsel partner sayısıyla da ilişkisi var.

Hareketli spermlerin yumurta kanalı içindeki yumurta hücresine doğru yolculuğu sırasında, iltihaplara yol açan bakterileri de beraberinde sürükleyebildiği kanıtlanmış bir gerçektir. Bakirli spirallerin bunu önlemesi mümkün de­ğildir. O nedenle altı ayda bir düzenli jinekolojik muaye­ne gerekir. Akut ya da kronik alt karın iltihaplanması olan kadınlar spiral kullanmamalıdır.

Deri Alerjileri Hakkinda Bilgiler

Deri Alerjileri ve Alerjik Deri

Kırlarda dolaşmayı sevenlerdenseniz, otlar arasında yürür­ken seyrek de olsa rahatsız edici deri alerjilerine yol aça­bilecek bir bitkiye sürtünebilirsiniz.

Şimdiye kadar daha çok vücudunuz içinde, midede, bağır­saklarda, akciğerlerde ve sinüslerde başlayan alerjik tepkiler­den söz ettik. Oysa birçok madde yalnızca derinize sürtün­meyle bağışıklık sisteminizi ayağa kaldırabilir. Sonucu söyle­mek gereksiz, son derece sıkıntı verici olabilir.

Deri alerjileri ısırganotuyla temasta olduğu gibi ara sıra or­taya çıkan tatsızlıklarla sınırlı kalmaz. ABD’de Ulusal Meslek Güvenliği ve Sağlığı Enstitüsü alerjiyi de içeren güçten düşürücü deri sorunlarının, işle ilişkili bütün sağlık sorunlarının üçte birinden daha büyük bir bölümüne neden olduğunu bil­dirmektedir. Bel ağrısı, stres, karpal tünel sendromu ve işle il­gili öteki sorunların hepsini geride bırakan bir orandır bu.

Ortada ciddi bir durum var gibi görünse de, gelişebilecek bütün deri döküntülerinden kendinizi kurtarabilirsiniz. Önemli olan sizde sorun yaratacak maddeleri tanımayı ve sakınmayı bilmenizdir. O halde tahriş edici deri alerjilerini da­ha yakından tanıyalım.

sjögren sendromu nedir hastalığı belirtileri nelerdir

Sjögren Sendromu Nedir

Romatoid artritis’in bir çeşidi sayılabilecek kolagen bir hastalık olan Sjögren sendromunda başlıca 3 anormallik oluşur : 1. Keratokonjonktivitis, göz yaşı bezlerindeki lezyonlarla ilgilidir, 2. Xerostomia (ağız kuruluğu), tükürük bezlerinde oluşan anormallikle ilgilidir, 3. Romotoid artritis. Hastalık bu 3 belirtiden ikisinin bulunmasıyla teşhis edilir. Nadir bir hastalıktır, kadın­larda daha çok görülür. Sjögren sendromu skleroderma, polimyositis, lupus eritematosis veya poliarteritis nodosa hastalıkları ile birlikte bulunabilir.

Sjogren Hastalığı belirtileri

Tükrük bezlerindeki anormallikler nedeniyle hastalarda çiğneme ve yutma güçlükleri, diş çürükleri, gingivitis, ağız mukozasında ülserasyonlar husule gelir. Ağız kuruluğu yukarı solunum yollan, larenks, trakea ve bronş­larda infeksiyonlara sebep olur.

Kanda romatoid faktör, antinükleer faktör artmıştır. Hastaların yaklaşık üçte birinin akciğer radyografisinde kolagen hastalıklarda görülen retikülo-nodüler bir anormallik vardır.

Tedavisi semptomatiktir. Ciddi ve yaşamı tehdit eden vakalarda kortikosteroit kullanılır. Hastalık ilerleyici niteliktedir. Ölüm genellikle pnömoni komplikasyonu ile ilgilidir.

göğüs büyütme estetiği

göğüs büyütme estetiği

Ameliyat riskini almadan göğüslerinizi büyütebilirsiniz

Breast Gain göğüs büyütücü kısa bir sürede daha büyük, daha yuvarlak, daha sert gögüslere sahip olmanıza yardımcı olur. Dünya genelinde birçok başarı öyküsü bulabilirsiniz. Sonunda hakkettiğiniz ilgiyi görürsünüz. Göğüslerinizi kısa sürede büyütmenize yardımcı olur. Bir odaya girdiğinizde bütün bakışların size yönelmesini istemez misiniz ? Breast gain Doğum sonrasında meydana gelen sarkmaların giderilmesinde ve göğüslerinizin daha dik ve sıkı bir görünüme kavuşmasına yardımcı olur.

Breat Gain Plus( Gögüs Büyütme ) bayanların göğüslerinin büyüklüğünü, şeklini ve sertliğini doğal olarak arttırmaya yardımcı olmaya yönelik formüle edilmiş doğal bitkisel bir katkı maddesidir. Bayanların göğüslerinin doğal büyümesine ve gelişmesine yardımcı olmak üzere benzersiz 13 bitkiden özel olarak imal edilmiştir. Breast Gain Plus Göğüs büyütücü, güvenli, hepsi doğal içeriğinin dengeli birleşimi ile, bayanlara cerrahi müdahale olmadan daha dolgun, daha büyük, daha sert göğüslere erişmesine yardımcı olur.

Breast Gain Plus Göğüs büyütücü içindeki bitkisel harman, sisteminize katkıda bulunmak ve ergenliğe benzer bir şekilde, göğüslerinizi büyüten göğüs dokularını geliştiren, annelik bezlerini tekrar harekete geçirmek üzere tasarlanmıştır. Göğüsler, mammogenesisi uyaran veya annelik bezlerinin gelişmesini sağlayan östrojen reseptör bölgelerine sahiptir. Bu reseptör bölgeleri östrojenleri mıknatıs gibi kendilerine çekerler. Ürün içeriğindeki bitkisel karışım, sağlıklı doku büyümesini sağlayan bitki köklerinden (phyto-estrojen) gelen, doğal östrojen özelliklerine sahiptir.

Bitki bilimine göre Fenugeek ( çemen/boyotu ), Fennel Seed ( rezene tohumu ), Dong Quai Root ( Dong Quai kökü ), Blessed Thistle Herb (devedikeni ), Dandelion Root ( Karahindiba kökü), Watercress Leaf ( suteresi ), L-Tyrosine ( bir amino asid çesidi ), ve Kelp ( büyük kahverengi deniz yosunu ) doğal östrejenleri, phyto-nutrients (bitkisel-besinleri) ve diosgenini ( kortizon ve progesterone gibi hormonların sentezinde kullanılan başlangıç maddesi) en yüksek derecede ihtiva eder. Bu bitkisel karışım hafif fakat etkilidir ve sağlığa yararları çoktur. Birçok kimyasal ve çevresel toksinler östrojeni taklit ederler ve reseptör bölgelerine tutunarak büyüme işlemini yavaşlatır. Breast Gain Plus, bu toksinleri sistemden atarak, sağlıklı göğüs dokusu gelişimine yardım eden, bitkisel besinleri ihtiva eder.

Birçok bayanda, annelik bezlerinin tekrar etkin hale gelmesi ve göğüs dokusunun gelişimi 5 – 8 hafta arasıdır. Bununla beraber göğüslerin dolgun ve sert hale gelmesi 4 hafta gibi kısa zamanda olabilir. İlk iki ayın sonunda, üçüncü aya girilirken kadeh büyülüğündeki büyüme baslar, ½ kadehten 2 kadehe kadar, hatta kullanıma devam edilirse 3 kadeh büyüklüğüne erişilir. Bazı bayanlar büyümeyi bu zaman dilimi içinde, diğerleri bu zaman dilimi dışında yaşayacaktır. Metabolizmada ve vücut kimyasında değişimler, bu bitkilerin size ne kadar çabuk ve etkili yarayacağını gösterecektir. Gereksinilen seviye insandan insana değişecektir.

PİYASADAKİ 1 NUMARALI GÖGÜS BÜYÜTME HAPI

Kısa sürede dolgun göğüslere sahip olmanıza yardım eder .
Yan etkisi bildirilmemiştir.
Göğüslerinizi doğal yoldan büyütmenize yardım eder.
Tehlikeli cerrahi müdahaleye paydos.
Her yerde bütün bakışlar size yönelecek.
FDA(Amerika Gıda ve İlaç Dairesi) Onaylı..

Breast Gain Plus Güvenlimidir ?

Breast Gain içinde yer alan harmanlanmış bitkiler, yüzyıllardır kullanılmaktadır. Belirtilen bitkiler ilgili ilgili olarak her hangi bir sağlık uyarısı ve güvenlik ikazı bulunmamaktadır. Bu bitkiler FDA nın (Amerikan Gıda ve İlaç Örgütü) güvenli yiyecekler listesinde (GRAS listesi) yer almaktadır. Ürün, eczacılıkta ilaçlar statüsü yerine bitkisel ilaçlar (Fitoterapi) statüsündedir. (sarımsak gibi) PMS (premenstrual syndrome – bayanlarda adet öncesi görülen sendrom) ve menopoz belirtilerini hafiflettiği gibi faydalarının olduğu, kadın vücuduna has özelliklerle, toplanan fazla sudan dolayı kilo artmasını azalmasında faydalı olduğu söylenmektedir.

Phytoestrojenler (Breast Gain Plus içindekiler gibi-bitkilerde doğal olarak bulunan kimyasal bilesik) östrojen benzeri özellikleri ile menopozun ve

aşağıdakilerin belirtilerine karşı rahatlamaya destek sağlar

Gece terlemeleri
Ani ve uç ruhsal durum değişiklikleri
Dölyolu (vajina) kuruluğu
Göğüs sarkması
Cinsel isteksizlik
Kilo almak
Hafıza ve yoğunlaşma (konsantrasyon) sorunları
Depresyon
Menopoz dönemlerinde olan geçici sıcak his
Osteoporoz- kemik dokusunda, kalsiyum kaybı sonucu, atrofi gelişmesi ile belirgin durum.
Kistsel yumrular
Ağrılı cinsel birleşme
Uykusuzluk
Kalbin hızlı atması
Bitkinlik
Saçta değişiklikler

6.hastalık altıncı hastalık Roseola infantum komplikasyonu

6.hastalık altıncı hastalık Roseola infantum

Herpesvirus tip 6’nın neden olduğu, iyi huylu, yaklaşık 3 gün süren ateşin arkasından ortaya çıkan pembe, makülopapüler döküntü ile karakterize bir çocukluk çağı hastalığıdır. Hastalık solunum yolu sekresyonları ile bulaşır. Dört yaşına kadar çocukların hemen hemen tamamı hastalığı geçirmekte ve ömür boyu bağışıklık kazanmaktadır. En sık ilk yaşın ikinci yarısında ve, İlkbahar ve sonbahar aylarında görülür.
Klinik : Yaklaşık 3 günlük ateşli bir dönemden sonra ateşin normale dönmesinden hemen sonra makülopapüler veya eritematöz döküntü ortaya çıkar. Döküntü gövdeden başlar, boyun ve ekstremitelere yayılabilir, 2 gün içerisinde, iz bırakmadan kaybolur. Kaşıntı yoktur, basmakla solar. Vakaların bir kısmında ishal görülebilir. Yüzde 14 vakada huzursuzluk ve irritabilite şeklinde prodromal semptomlar olabilir. Fontanel belirginliği (% 26), Nagayama lekeleri (yumuşak damak ve uvulada eritematöz papüller – % 65), periorbital ödem (ateşli dönemde, % 30), servikal, postaurikular ve postoksipital lenfadenopati (% 31) bulunabilecek diğer bulgulardır. Nadiren splenomegali, ensefalopati ve konjunktival eritem görülebilir. İnkübasyon süresi ortalama 9 (5-15) gündür.

Komplikasyonlar : Hastalığın en önemli komplikasyonu ateşli dönemde görülebilen febril konvülsiyondur (% 6-15). Ensefalit, fulminan hepatit, hemofagositik sendrom ve dissemine enfeksiyon herpesvirus tip 6’nın nadiren neden olduğu klinik tablolardır.

Tanı : Rutin tanı testleri gereksizdir. Kesin tanı gerekirse, virus periferik kandan izole edilebilir veya serolojik olarak herpesvirus tip 6 Ig M pozitifliğine konvelasan serumda akut döneme göre herpesvirus tip 6 Ig G’nin en az 4 kat artışına veya negatifken pozitif oluşuna bakılabilir. Lökosit düzeyine bakılırsa, lökopeni bulunabilir.

Ayırıcı tanı : Enfeksiyöz mononukleoz, febril konvülsiyon, eritema infeksiyozum, kızamık, menenjit, rubella, ilaç erüpsiyonu.

Tedavi : Spesifik tedavi yoktur. Ateşli dönemde ateşin antipiretikler ile ve ılık banyolarla düşürülmesi önerilir.

migren nedir, türleri, evreleri migrenden korunma yolları nelerdir

Migren nedir? Türleri ve evreleri nelerdir? Migrenden korunma yolları nelerdir

Migren nedir

migren tüm dünyada hem kadın hemde erkeklerde görülebilen sık rastlanan ağrı veren bir hastalıktır. Migreni Nörolojik, gastrointestinal ve otonom değişikliklerin çeşitli şekillerde eşlik ettiği primer epizodik (bölüm) bir baş ağrısı bozukluğu şeklinde tanımlayabiliriz. Belirtileri kusma ve bulantı, ışığa karşı duyarlılık (fotofobi) ve sese aşırı duyarlılık (fonofobi), Kokuya karşı duyarlılık (ozmofobi) nin yanında Aura olarak adlandırılan şiddetli baş ağrısı, görme bozuklukları, (kör noktalar parlayan ışıklar görme) başlıcalarıdır. Bu belirtiler Aura olarak adlandırılır ve yanlıca migrenlilerin % 10 unda gözlenir. Belirtileri Aura olan Migren klasik migrendir.Migren ataklar şeklinde görülür ve bu ataklar kişiyi oldukça etkileyerek atak sırasında kişinin faaliyetlerini engelleyebileceği gibi kişini yaşam standardının düşmesine neden olabilir.
Migrenli kişiler genellikle konuşma güçlüğü yaşarlar. olaylara konsantre olurken zorlanırlar. fiziksel olarak ise ellerde ve ayaklarda karıncalanmalar olur, boyun ve omuzlarda sertlikten dolayı ağrı hissedilir.

Peki migrenin nedeni nedir?

Beyindeki kan damarları ve nörotransmitterlerde meydana gelen değişiklikler bağlı olduğu düşünülen migrenin niçin olduğu konusunda kesin bir cevap yoktur bu konuda araştırmalar sürmektedir.
Migren atağı dört döneme ayrılır ancak bu dört dönem bu hastalığa sahip olan insanların tamamında görülmeyebilir. bu dönemlerden kısaca bahsedecek olursak

Uyarı dönemi

Öncü Fenomenler (Prodrom) Evresi: Baş ağrısı olmadan önceki saatler içerisinde veya migrenin yaşandığı günler içierisinde görülen öncü fenomenler dönemidir. Hastalarda genellikle duygusal ve davranışsal olarak sorunlar baş gösterir ve bu sorunlar birdenbire çıkar ve hastalar bu değişmelerden yakınırlar. Migrenin bu ilk dönemi çoğunlukla bir kaç saat sürmekle beraber bazı hastalarda birkaç gün sürdüğüde olur. Hastaların bir kısmı baş ağrısı gelmeden bunun geleceğini hissedebilir. Bu dönemim belirgin özellikleri hastada yorgunluk ve esneme halinin görülmesi, depresyona girme, ruh halinde değişiklik bazı yiyeceklare karşı istek durumunun artması, ışık ses ve koku etmenleri karşı aşırı duyarlılıktır. migrnli kişilerin yaklaşık yüzde 60′ı bu evreyi yaşar.

Aura Evresi

Migren aurası beynin içinden kaynaklı olup, baş ağrısı atağından önce, atakla birlikte veya ataktan sonra görülen nörolojik belirtilerdir. Bu belirtiler 5-20 daki içinde kendini gösterir ve genelikle 1 saatten kısa sürerler. Migreni olan kişilerin yüzde 20 si aura belirtisi yaşar. hastaların çoğunluğu aura ile baş ağrısı arasındaki sürede kendilerini anormal hissederler. Bu hisler genel olarak kişinin bedeninden yakınması, korku hissetmesi, konuşmasında sorunlar yaşaması, düşencelerine hakim olamaması , korku hissetmesi veya kendini çevreden soyutlandığı hissine kapılması şeklinde tarif edilebilirler. Migren aura statüsü itibariyle migrenler arka arkaya oluşabilir veya sıklığı değişiklik gösterebilir. Bu dönemde görme bozuklukları yaşanır.Kör noktalar ışık çakmaları geometrik şekiller bunların bazılarıdır. Ender durumlarda halüsilasyon da görülebilir. İkinci aura durumu işe elde başlayıp daha sonra kola yayılan daha sonra da yüz kısmına buradan dudaklara kadar uzanan ve dili etkileyen bazende bacak kısmına uğrayan uyuşma hissidir. işitsel auralar sık görülmez. daha çok görsel auralardan sonra kendini gösterir.
Auralar başağrısı yaşanmada önce kaybolabilir ya da 3 ncü dönem olan başağrısı dönemine kadar sürebilir.

Baş Ağrısı Evresi

Migren atağının en kötü olduğu dönem belkide başağrısı dönemdir. bu dönemde migrende baş ağrısı genellikle tek taraflı yani başın bir kısmında zonklayıcı ve ağrılıdır. Ağrı ataklar esnasında başın belli bir bölgesinden diğer bölgesine doğru harekete geçebilir. Bazende iki tarafta birden ağrı olabilir. Ağrının şiddeti fiziksel hareketlerle birlikte artabilir.

Düzelme Evresi

Ağrı bu son dönemde gitgide azalarak yok olur. Hasta bu dönemde kendini yorgun ve huzursuz hisseder. kafa derisinde hassasiyet oluşabilir. Konsantrasyon ve odaklanma kaybi görülebilir. Bazı hastalar ise bunun tam tersi bir şekilde kendini gayet iyi hisseder.

Migrenin Tipleri

Migrenin tipleri genel olarak Baziler, Konfüzyonel,Oftalmoplejik,Hemiplejik,Ailesel Hemiplejik,Subkortikal İnfarktlar,Serebral Otozomal Dominant Arteriyopati, Lökoensefalopati seklinde sıralayabiliriz.

Migren atakları önlemek için yaşam tarzımızda bazı değişiklikler yapmamız gerekir

- tetikçilerden uzak durmak,
- spor ya da egzersiz yapmak
- vucudu aşırı zorlamamak
- duygusal stres nedenlerini azaltmak ve uzak durmak
- stresten kaçınmak için ileriye doğru planlar kurmak

yutma güclüğü yutkunma güçlüğü nedenleri

Yutma Güçlüğü Boğaz Yutkunma Güçlüğü

Akut disfajinin en sık rastlanan nedenleri enflamatuar hastalıklar ve yabancı cisim­lerdir. Kronik disfajide ise önce yutma iş­levinin hangi evrede bozulmuş olduğu saptanmalıdır. Yutmanın ilk iki evresiyle (lokmanın boğazın gerisine itildiği ve yut­ma refleksinin başladığı evreler) ilgili dis-fajiler nöromusküler bozukluklara bağlıdır ve daha ender görülür (örn. multipl skle­roz, arka fossa ameliyatlarından sonra, medulla enfarktüsü sonucu alt bulber sinir felci). Dil hareketleri kesinlikle incelenme­lidir. Dildeki fasikülasyonlar alt motor nö­ron tutulumunu gösterir. Velofaringeal ye­tersizlik (damak) de medulla düzeyinde nörolojik tutulumu gösterir. Uvulanın asi­metrik hareketi genellikle tek yanlı vagus siniri tutulumunda gözlenir.

İstemsiz yutma refleksinin başlamasından sonraki disfajiler daha sıktır ve çoğunluk­la laringofarinks ve özofagustaki lezyonla-ra bağlıdır. Özofagus lümeninin dışarıdan baskı altında kalması ya da skleroderma gibi özofagus duvarını tutan hastalıklar da yutma güçlüğüne neden olabilir. Yutma­nın üçüncü evresindeki organik nedenler arasında postkrikoid karsinom laringofa-rinksin başka habis tümörleri, hipofaringeal divertikül, özofagusun selim darlıkla­rı, kardiya akalazyası ve özofagus karsino-mu sayılabilir. Hasta disfajiye bağlı olarak kilo vermişse, yutma sırasında ağrı kulağa vuruyorsa, ses tonu değişmişse ya da re-gürjitasyon sonucu yedikleri ağzına geliyorsa disfajinin organik bir nedene bağlı olduğu düşünülmelidir. Bazı hastalar bo­ğazlarına bir şeyin sürekli takıldığını ve boğazlarında bir baskı duyduklarını belir­tir. Bunlarda çoğu kez hiçbir organik ne­den bulunmaz. Globus histerikus adı veri­len bu hastalık çoğunlukla kadınlarda gö­rülür. Söz konusu hastalığın nedeni kriko-faringeus kası spazmı ya da gastroözofa-geal reflü olabilir.

Hastanın öyküsünde daha çok sıvı gıda­larda disfaji görülmesi nörolojik tutulmayı gösterir. Alt özofagus tıkanıklıkları çoğun­lukla daha yukarıda bir tıkanıklık hissine neden olduğu için lezyonun düzeyini sap­tama açısından yanıltıcı da olabilir. Farinks ve damak muayenesinde hareket kaybı saptanabilir. Fossa priformiste tükrüğün ya da yiyeceklerin birikmesi fiziksel bir tı­kanma bulgusudur.

Lateral boyun grafileri postkrikoid karsi-nomda larinks ile omurga arasındaki yu­muşak doku şişliğini gösterebileceğinden yararlı olabilir. Yutmanın hastaya baryum içirilerek radyolojik olarak incelenmesi ve videoya kaydedilmesi röntgen filminden daha değerli bilgiler sağlayabilir.

En iyi değerlendirme yöntemlerinden biri endoskopidir. Fiberoptik endoskoplarla özofagus gözlenerek, gerektiğinde biyop­si alınabilir, rijid endoskoplarla ise larinks lezyonları gözlenebilir.

Yutma güçlüğüne neden olan hastalıklar­dan selim darlıklar kronik özofajit sonra­sında gelişebilir ve genellikle uzun süreli mide reflüsü ile ilişkilidir. Tedavi olarak endoskopik dilatasyon ile birlikte mide reflüsünü ve mide asit salgısını önlemeye yönelik önlemler (antasidler: sodyum bi­karbonat, kalsiyum karbonat; aljinik asit, 4 x 500 mg; H2 reseptör antagonistleri: simetidin, famotidin, ranitidin; asit pompası inhibitörleri: lansoprazol, omeprazol 2 x 200 mg) alınmalıdır.

Yiyeceklerin özofagustan mideye serbest­çe geçmesini engelleyen nöromüsküler bir hastalık olan akalazya ise kardiyomi-yotomiyle (Heller ameliyatı) tedavi edile­bilir.

Orofarinks ve laringofarinksi tutan nöro­müsküler hastalıklarda krikofaringeal mi-yotomi (krikofaingeus kasının dıştan içe hipofarinks mukozasına kadar ayrılması) yapılır. Bu yöntem lokmanın ağızdan fa-rinkse geçtiği sırada değil de, krikofarin-geus düzeyindeki tıkanmalara bağlı oldu­ğu durumlarda etkilidir.

Ameliyat edilemeyen özofagus karsinomlarına bağlı disfajilerde endoskop yardımıyla metal ya da plastik tüp yerleştirile­rek yardımcı olunabilir. Şiddetli disfajiler­de hastanın beslenebilmesi için nazogastrik tüp ya da gastrostomi gerekebilir. Has­tayı fazla rahatsız etmeyen çok ince bir nazogastrik tüple besleyici değeri yüksek sıvılar sürekli ya da aralıklı infüzyon biçi­minde verilebilir. Hastanede kalması ge­rekmeyen ve kendisini besleyebilen hasta­lara gastrostomi uygulanabilirse de birçok hastanın yakınması olan tükrüğünü yutma güçlüğü açısından fazla bir yararı olmaz. Tükrük salgısı yan etkilerin sıklığına kar­şın antikolinerjik ilaçlarla ya da tükrük bezleri denerve edilerek (timpanik nörek-tomi ve korda timpaninin kesilmesi) azal­tılabilir.

Yiyeceklerin larinkse kaçması larinkse gi­rişin epiglotla kısmen kapatılmasıyla (epiglottopeksi) önlenebilir. Bazen kapak­lı bir trakeostomi tüpü gerekebilir.